İnsanın içinde tuhaf bir sızı; tarifi pek kolay olmayan ve bazen susturmak istediğimiz bir hissiyat. Zamanla yerleşir bünyeye. Naif ama cilveli bir kılavuzdur. Ne tam duygudur, ne tam akıl; ikisinin arasında, gönül menfezlerinden gelen bir çağrı.

Bu latif ses, nefsin gürültüsü azalıp, arzuların sisini delip geçebildiği nadir anlarda kendini duyurur. Mistik bir rüzgar gibi, yeri gelir insana kendi izlerini gösterir, yeri gelir hakikatin kıyısına götürür. Bazen yara gibi sızlatır, bazen fener gibi yol gösterir. Aslında yaradanın bir başka emaneti ve bir denge terazisidir.

Gönül mekanında saklı bu sır kapısının adına ‘vicdan’ deriz. Çocukken ilk kez yalan söylediğimizde yüzümüze yürüyen ateş, bir haksızlık gördüğümüzde boğazımıza düğümlenen sözcük, gece yastığa başımızı koyduğumuzda, herkes susmuşken konuşmaya devam eden o ısrarlı ses… Bu gönül mahkemesinin mertebesine bazen kutsiyet atfedilir. Oysa kimse onun yanlış yönlere de kılavuzluk edebileceğini pek düşünmez. Çünkü içimizden yükselen her sesin doğru olamayacağı gerçeği çoğu zaman aklımıza geç uğrar. Vicdanı düşünürken, genelde daha fazlası makbulmüş gibi değerlendiririz. Daha fazla duyarlılık, daha fazla empati… Oysa her fazlalık gibi, vicdan fazlalığının da yan etkileri vardır.

Vicdan tek başına bırakıldığında, ölçüsüz bir merhamete dönüşebilir. Merhametin ölçüsüz hali ise adaleti bozar. Akılsız vicdan, yanlış rota çizen bir pusuladır. Gösterdiği yön, ilk bakışta adalet gibi görünür ama çoğu zaman yalnızca içimizdeki rahatsızlığı teskin etmeye hizmet eder. Birine yardım ederken, gerçekten onun iyiliğini mi gözettiğimiz, yoksa ‘iyi insan’ rolüyle kendi kendimizi mi avuttuğumuzu anlayabilmek, farkındalığın da eşiğidir. Bazen bir dilencinin eline para sıkıştırırken, içimizdeki huzursuzluk azalır; fakat aynı düzenin sürmesine katkı yaptığımızı görmezden geliriz. Bazen de yanlış yapan birini affederken, onu gerçekten ıslah ettiğimizi sanarız. Dolayısıyla vicdan, ince bir çizgiyi temsil eder; hem en insani yanımızdır, hem de en kolay aldatılanımız. Tehlikeli taraflarından birisi de suistimale açık oluşudur. İyi niyetli, duyarlı, başkalarının acısına kayıtsız kalamayan insanlar, çoğu zaman en kolay kullanılanlardır. Kendi sınırlarını çizemeyen vicdan, başkalarının sınır ihlallerine davetiye çıkarır.

Vicdan bazen de insanın içindeki tanrısallık vehmini besler. Kişi, kendi iç sesini öyle yüceltir ki, bir süre sonra “Ben böyle hissediyorsam doğrudur” yanılgısına kapılır. Duygu sorgulanmaz, sezgi tartılmaz… Vicdanla çelişen akıl yürümeyi reddeder. Halbuki insan hem duygusal hem sosyal olarak bütün şartlardan etkilenir; yetiştiği aile, inandığı değerler, aldığı eğitim, gördüğü örnekler… Tüm bunlar, o vicdan dediğimiz sese şekil verir. Velhasıl vicdan, hayatın içinde çizilir, silinir ve yeniden şekillenir. İnsanın asıl olgunluğu, kendi vicdanını dahi terbiye edebilmesinde yatar.

“Gönlünü terbiye etmeyen, vicdanına güvenmesin.”

Herkeste başka sirayet eder. Bazen merhamet çatısı altında, bazen ego kisvesi altında…Eldeki güç yada birisinden daha iyi olabilme durumu, kararında fayda sağlar ama fazlası zehirler. Vicdan sadece iyi hissettiren bir dürtü değil; sorumluluk duygusuyla harmanlanmış bilinç haline ihtiyaç duyar.

Sadece gönlüm razı gelmedi demekle vicdanlı olunmaz. Asıl mesele, o razı olmayışın kaynağını sorgulayabilmektir. Gönülde yankı çok olur ancak gelen her ses aynı kaynağı temsil etmez. Nefs, ego, öfke, korku, hepsi sırayla vicdan kılığına bürünebilir. Hatta intikam duygusu bile vicdan maskesi takabilir. Burada akıl, vicdan için bir fren değil; aslında bir rehberdir. İçimizde huzursuzluk yükseldiğinde, hemen eyleme atlamak değil, önce anlamaya çalışmak gerekir. Akıl, vicdanı susturmak için değil, onu tercüme etmek için vardır. Vicdan, niyeti arı tutar; akıl, sonucu doğruya yaklaştırır.

Bir konuda hükme varmadan yapılacak hamlenin akıl süzgeçinden geçmesi revadır. Kamil insan, kendi iç sesini dahi hesaba çeken insandır. Belki de kendi hayatımıza dönüp bakmanın vaktidir. Kaç kez “vicdanım el vermiyor” diyerek, aslında kendi korkularımızı gizledik? Kaç kez “içime sinmedi” cümlesinin ardına saklanarak, sorumluluktan kaçtık? Kaç kez gerçekten iyi bir şey yaptığımızı sanarken, birinin tembelliğini, bağımlılığını, haksızlığını besledik? Ya da kaç kez aklımıza yatmayan konuları “canım böyle istiyor” diyerek görmezden geldik?

Vicdan bir erdemdir; fakat sağlıklı kalabilmesi için üzerinde düşünülmesi ve gururun sesinden ayırt edilebilmesi gerekir. Bazen acı çeken biriyle karşılaşırız, tüm imkanlarımızı kullanmak isteriz. Haksızlık hissettiğimizde, doğruca ortaya atılma isteğimiz kabarır. Yeri gelir ağlayanın gözyaşını dindirmek için kendi gözyaşımızı tutarız. Bunlar güzeldir ama doğru olan bu davranışların sonucunun ne olacağını da düşünmektir.

Gönüle geldiği gibi hareket etmek keyiflidir ancak herkesten aynısı beklenemez. Bilhassa hesap etmeyen, hem kendine zarar verir hem de çevresine denk düşenlerin hesapçılığını da duyamaz olur. Birine zarar vermeyeyim derken kendine zarar verir. Kırmamak için eğilir, eğildikçe yük biner sırtına. Kimse üzülmesin derken kendi sessizliği gönülde çığlık olur. Bu yüzden ikisi birlikte yürümelidir; biri eksik olursa insan hem kendine hem başkalarına haksızlık eder.

Vicdanlı olmak, kıymet vesilesidir. Lakin iyilik yaparken kendini yok etmek, iyi olmanın değil, düşüncesizliğin sonucudur. İnsan önce kendini ayakta tutmalıdır ki başkasına faydası olabilsin. Mumu yakmak ayrı şeydir, tüm mumları başkaları için harcayıp karanlıkta kalmak ayrı… Erdem, sadece başkası için yanmak değil; akıl ve vicdanı dengeleyecek kadar olgun olmaktır. Vicdan, yolun ışığıdır; akıl ise yolun kendisi.

Birinin ışığı olmadan yönümüzü bulamayabilir, diğerinin yolu olmadan da uçuruma gidebiliriz. Nihayetinde vicdan, us ile salah bulur.