İnsanın beşeri dünyayla kurduğu her ilişki, aslında iç dünyasının yankısından ibarettir. Görgü, bu sedanın en zarif tezahürüdür. Bir insanın görgüsü; sadece yediği sofrada, giydiği kıyafette, oturduğu koltukta değil, başkasının kalbinde bıraktığı izdedir.
İnsanın gerçek kıymeti, söze dökülemeyenin terennümünde saklıdır. Bir bakışın süresinde, bir selamın içinde gizlenmiş olan görgü, ne gösterişte aranır ne de dayatılan kurallarda bulunur. İncecik, ölçülü motifleri kendini her alanda gösterir. Mesele görebilecek gözün sadece gözde değil; gönülde de açık olmasıdır. Görgü, öğrenilmiş bir estetik değildir yalnızca; insanın iç dünyasındaki düzenin tavıra taşmasıdır. Görgüsüzlük ise bu düzenin eksikliğidir, bir iç çölleşmenin dışavurumudur. Bu yüzden bir insanın nasıl davrandığı, onun ne kadar bildiğini değil; ne kadar insan olduğunu gösterir.
Edep işin özüdür. Nezaket, edebin gölgesinde yürür. Edep, insanın kendisine olan saygısının başkalarına da yansımasıdır. Ne haddini aşar ne hakkını ihlal eder. Ne fazlası ne eksiği… Her şey kararında olduğunda güzellik doğar.
Sessiz bir erdemdir o; bağırmadan, parlamadan var olur.
Her ruh, ezelde bir edep meclisinden geçerek gelir dünyaya. Ve bu alem, o unutulan terbiyeyi yeniden hatırlamanın sahnesidir. ‘Edep’, görgünün en latif halini anlatır bize, çünkü edep olmazsa, ilim kibir, ibadet riya, sevgi menfaat olur.
Yaşam bir döngü ise; edeple başlayan ilk adımlar, geçtiği her toprağı da yeşertir; çünkü beraberinde ölçü ve zerafeti de yanında taşır. Hırkası tevazu, şapkası nezaket derken; bu ‘bütün’ beraberinde asaleti getirir ki; ‘asalet’, doğuştan sanılan ama aslında emekle yoğrulan bir haslettir. Sadece soylu bir soyun değil; temiz bir niyetin izidir. Bir lokmayı bölüşmek, bir sırrı saklamak, bir kalbi incitmemek… İşte gerçek asalet bunlardadır. Giyimde, mevkide ya da unvanda değil; özde, seçimde ve sabırda saklıdır.
İnsanın değerini gösteren şey parası, makamı, şanı değil; hayat karşısındaki edasıdır.
Görgü, sözü doğmadan önce terbiye etmektir. Bazen çok şey bilip az konuşmak, bazen de her şeyin sahibiymiş gibi davranmak yerine; hiçbir şeyin sahibi olmadığını bilmektir. Bir bakıma görgü, sesin değil sükutun ahlakıdır.
“Söz ağızdan çıkmadan önce senin esirindir; çıktıktan sonra sen onun esiri.” - Hz. Ali
Mevlana da der ki; “Ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşındakinin anlayabildiği kadardır.”
İnsanoğlu, doğduğu günden itibaren görünmeyen bir bahçeyi büyütmeye başlar. Bu bahçeye kimisi nazlı güller eker, kimisi arsız dikenler…İşte görgü, bu iç bahçemizin çiçekleridir. Görünmez ama kokusu, en kalabalık sofralarda bile hissedilir.
Çocukken görgü bize kapı eşiğinde öğretilir. Gençken sokaklarda sınanır. Yaşlandıkça içimize işler. Sonunda anlarız ki, hayat bir merdivendir. Bazıları bu merdiveni çıkarken başkalarının sırtına basar; bazıları ise adım attığı her basamakta bir diğerine selam verir, teşekkür eder. Ve en yükseğe çıkanlar, başkalarını unutmadan, kibirlenmeden yürüyenlerdir. Bir fakire sessizce verilen sadaka, bir çocuğun başına şefkatle dokunan el, ihtiyacı olana gösterilen sabır… İşte bunlar görgünün sessiz dualarıdır. Görgü, gösterilmek için değil; unutulmak için yaşanır. Tıpkı gece yağan yağmur gibi, ne gürler, ne gösterir kendini. Ama sabah olunca toprağın kokusunda kendini duyurur.
Toplumda görgü zayıfladıkça, insanlar birbirine tahammül etmekten uzaklaşır. Kimse başkasının acısını duymaz, hatta neşesine de ortak olmaz. Çünkü görgü, yalnızca nasıl oturup kalktığımızla ilgili değildir; kalbimizle başkasına yer açıp açamadığımızla ilgilidir. Bir nikahta başkasının mutluluğunu yüceltmeyi, bir cenazede başkasının hüznüne omuz vermeyi, sokakta yürürken gözlerimizle değil; gönlümüzle yol açmayı içerir. Asıl görgü, kalp kırmamakta, sözü zehre değil; şifaya dönüştürmekte saklıdır. Bir alışkanlıktan öte, insanın içindeki derin bir vakar duygusudur. Kişinin kendini tanıma yolculuğunda karşılaştığı ilk aynadır. O aynada, ne başkalarının bakışı vardır ne de alkışa dönük bir ihtiyaç. Bu yüzden, görgü sahibi olmak, bir iç dengeye kavuşmak, sözü değil sesi tartmak, varlığını bir başka varlığa yaslamadan da saygıyla durabilmektir.
Görgüsüzlük ise, yalnızca kuralların çiğnenmesi değil; bilinçsizliğin aynası gibidir. İnsanın kendi varoluşuna yabancılaşmasıdır. Öyledir ki, cebin zenginliği dahi, ruhun yoksulluğunu saklayamaz. Sonradan görme kavramı da burada devreye girer. İtibar vesilesi, makam, servet, giysi vs. ne olursa olsun; bir insan dün yoksulken bugün zengin olduğunda, eğer gönlünde de bir zenginlik inşa etmemişse, elindekiler sadece birer aksesuardan ibarettir. Beden giyinir, fakat ruh çıplak kalır.
Gerçek görgü, bir başkasına saygı duymayı, bir hayatı paylaşmayı, bir kalbe dokunmayı içerir. Görgüsüzlük ise yalnızca başkalarının gözlerinde kendini parlatmaya çalışır. Nezaketin sahici yüzü değil, şatafatın ucuz cilasıdır.
Görgü, bir üst kimlik, kültürün en rafine ifadesi, insan olmanın en sessiz ama en etkili dilidir. Görgüsüzlük ise, insanın dışını ne kadar süslerse süslesin, içindeki boşluğu örtemediği bir sırçadır.
“İnsan, giydiğiyle karşılanır; konuşmasıyla ağırlanır; görgüsüyle uğurlanır.”
Sonradan görmeler şatafatı, bilgisizler sesi, ruhsuzlar gösterişi büyütse de; asıl zenginlik, elde ettiklerimizde değil; insan kalabilme becerimizdedir.