İnsanın toplum içindeki varlığı, çoğu zaman görünenden çok daha karmaşıktır. Bir salonda yan yana oturan onlarca insanın üzerindeki kıyafetler, konuşmaları, mimikleri farklıdır; ama bazıları vardır ki sözleriyle değil suskunluklarıyla, hediyeleriyle değil nezaketleriyle, görüntüleriyle değil tutumlarıyla seçilir.
Bu farkı yaratan unsurlar, saygınlık ve itibardır. Ve bunlar, ne ünvanla kazanılır, ne parayla satın alınır. Hatta tam tersine, çoğu zaman paranın erişemediği bir mertebenin doğal sonucudur.
Kalabalıklar arasında parlayan bazı isimler vardır. Onlar hakkında konuşulurken sesler biraz daha alçalır, kelimeler daha özenli seçilir. Çünkü o isimler, sadece varlıklarıyla bile çevrelerine bir ağırlık, ciddiyet hatta çoğu zaman makul bir düzen kazandırırlar. Bu fark edilmeden oluşan etki, ‘saygınlık’ dediğimiz soyut ama etkileyici duygunun bir sonucudur. Saygınlık; sessiz ama kudretli bir otoritedir. Ne bağırır ne de kendini ilan eder. Ama girdiği ortamda herkes onun farkına varır. Bu yönüyle kokusuz ama keskin bir esans gibidir; duyulmasa da hatırlanır. Saygınlık, görünmeyen bir toplum sözleşmesidir. Bir insanla ilk tanıştığınızda onun sizi selamlama biçimi, gözlerinin içindeki dikkat, size duyduğu samimi ilgi veya mesafeli nezaket… Saygınlık, kelimelerle değil, bedenin ve zihnin taşıdığı ölçüyle, sizin adınıza başkalarınca konuşur.
Beşeri çevreye sirayet eden bu etkinin temeli ise, insanın kendi içinde kurduğu doğru yapıdan gelir.Kalıcılığıyla ibretlik; emekle taş taş üzerine, sabırla ve özenle inşa edilen bu yapının adı da ‘itibar‘dır. Saygınlık, işte o yapının çevresinde oluşturduğu yankıyı ifade eder. Bu sebeple, itibar olmadan saygınlık, yüzeyseldir. Saygınlık olmadan da itibar, fark edilmeyebilir. Aslolan, ikisinin birlikte ve tutarlı şekilde var olmasıdır.
İtibar, sadece başarıların veya kazançların değil; değerlerin, kararların, suskunlukların ve sağlam duruşların ürünüdür. Gündelik hayatın küçük ama anlamlı tercihlerinde gelişir. Gürültüde kaybolur; sessizlikte büyür. Tıpkı bir kemanın arka planda çalan ama sofraya anlam katan ezgisi gibi. Faziletle ömre yayılan bir dengedir. Asalet barındırır. Güneş olmadıkça gölge nasıl olamıyorsa; karakter yoksa itibar da olmaz. O, insanın kendisiyle yaptığı iç muhasebenin ve başkalarıyla kurduğu vicdani bağın bir sonucudur. Yükselirken kibirlenmeme, keza düşerken de haysiyetini koruyabilme halidir. Bu bağlamda imzası saydam, bir ahlak bütünlüğü akdidir. İnce düşünmeyi gerektirir. Övgüyle bezenir. Gönül sermayesinin zümre tarafından taçlandırıldığı aşamadır.
“Fikirler saygı konusu değildir, insanlar saygı konusudur.” – İoanna Kuçuradi
“İtibar, kalpteki tahttır. Ne makamla kurulur, ne parayla alınır. Onu kuran, insanlıktır.” – Rumi
Korkuyla duyulan saygı da, geçici çıkarlarla gösterilen hürmet de sanki itibarmış gibi algılanır. Zira saygının da dereceleri vardır. Zorla alınan saygı itibar doğurmaz. Ne yazıktır ki, günümüzde çoğu zaman zümre, tüketim alışkanlıkları üzerinden tanımlanır. Hangi marka arabayı kullandığın, hangi restoranda yemek yediğin, hangi etiketleri taşıdığın… Sanal profiller üzerinden türetilmiş yapay saygınlıklar bize sadece kurgulanmış hayatlar sunar. Hesap şaştığı gün şişirilmiş ve gerçek olmayan değerlerin maskesi de düşer. Oysaki itibar gösteriyle değil, özle büyür ve sosyal ahlak kültürü de yalnızca büyük eserlerle değil, küçük yapıcı tutumlarla taşınır. Zorla göründüğünüz zaman değil hatır mertebesinde düşünüldüğünüz zaman hissedilendir aslolan. Böylece başkalarının zihninde ve gönlünde yer edersiniz.
Cemiyet hayatı, vitrini süslü bir tiyatro gibidir. Her görünürlük, saygınlık taşımaz. Kimi isimler marka giyer, ama ismi kıyafetinden hafiftir. Kaliteyle ölçülü olmayı karıştırmamak gerekir. Kalite, fazlalıkta değil; sadelikte kendini belli eder. Saygınlık da gösterişin gölgesinde değil, duruşun ışığında büyür. Gerçek zarafet sessizliktir. Çünkü boş teneke çok ses çıkarır. Bazıları dikkat çekmek için konuşur, bazılarıysa kendisi olduğu için saygı görür. Asıl saygınlık, alkışla değil, vakarla yürür.
Nitelikli zümre, toplumun tamamına vicdani ve somut fayda sağlayabilen, kendini yalnızca kendi menfaatiyle değil, çevresinin yüküyle tanımlayan insanlardan oluşur. Bu yüzden meslek, emek ve zanaat başlı başına birer itibar vesilesidir. Sokaktaki simitçinin dürüstlüğünde, gece yarısı hala ocağının başında olan fırıncının sabrında, apartman görevlisinin sabah selamında olgunlaşır. Marangozun yonttuğu tahtada, terzinin iğneyle işlediği ilmekte, çocuğunu görgüyle büyüten bir annenin sabrında saklıdır. Bu insanlar belki afişlerde yer almaz, ödül kürsüsüne çıkmazlar. Emek katarken iz bırakan bu insanların itibarı ünvan ile ölçülmez, ama komşularının vicdanında tartılır ve “Onun yeri ayrıdır” denir.
İtibar, yalnızca ‘yüksek’ olanın değil, ‘gerçek’ olanın hakkıdır. Lakin gerçek, bazen tozun içinde saklı durur. Ancak o tozu silkeleyip baktığınızda gördüğünüz şey sizi hayran bırakır. Çünkü hayatın omurgasını o insanlar oluşturur. İşini hakkıyla yapan, topluma faydalı olan, kimseye yüksekten bakmayan ama yere de sağlam basan insanlar. Onlar gösterişten değil; işlerinden, ölçülerinden, kendilerine ve çevrelerine duydukları sadakatten güç alırlar. İtibar, bir binanın köşesinde çalışan ustanın elinde; topluma hizmet etmekten onur duyan bir insanın gözlerinde; sessizce ama dosdoğru yürüyen bir emekçinin ayak izinde yaşar. Önemli olan, bu izleri görebilecek bir gözle ve saygıyı gösterecek bir gönülle bakabilmektir.
Bir gün bu hayattan göçüp gittiğimizde arkamızda ne kalacak? Bir mezar taşı mı? Yoksa anıldığımızda insanların yüzünde beliren o duru saygı mı? Gerçek miras budur. Maddiyat tüketilir, başarılar unutulur. Ama itibar, adımızla birlikte gönüllerde anılarak varlığını sürdürür.
Sonunda hepimiz yaşam denen büyük baloda kısa bir süre dans ederiz. Işıklar söner, müzik biter, kıyafetler unutulur. Ama sabah kimin konuşulduğu, kimin hatırlandığı, geride kimin saygı bıraktığı önemlidir. Çünkü itibar, siz salondan ayrıldıktan sonra da sizin adınıza orada kalmaya devam eden sessiz misafirdir.