Dar sokaklarda, kaldırım taşlarının arasından bir bakış süzülür. Ne bir kelimeye, ne de bir dile ihtiyaç duyar. Hem yalnızlığın hazin gerçeği, hem de saf sevginin en berrak hali aynı bakışta saklıdır. Bu nigah, çoğu zaman göz göze gelmekten çekindiğimiz, kimi zaman görmezden geldiğimiz, kimi zaman ise elimizdeki küçük bir parça yiyecek ya da basit bir su kabıyla karşılık verdiğimiz kimsesiz dostlarımızın sessiz yakarışıdır.

Onlar bizimle aynı gökyüzünü paylaşır, aynı rüzgarı koklar, aynı yağmurda ıslanır; ama biz evlerimize, sofralarımıza, güvenli alanlarımıza çekilirken onlar, gecenin ayazında, ıssız köşelerde, meçhuliyetin ağır yüküyle var olmaya çalışırlar. Yaşamın en naif tarafını temsil ederler. Onların duruluğu, bizim karmaşık bencilliğimizin karşısında bir mirat gibi durur. Bizim çoktan kaybettiğimiz yalın sevgiyi onlar hala yüreklerinde taşır. Onlar için dün yoktur, yarın yoktur; yalnızca an vardır. Bizi gördüklerinde geçmişteki ihanetlerimizi, yarınki kayıtsızlığımızı düşünmezler. O an için sevinirler, o an için güvenirler, o an için bağlanırlar. Bu bağlanış, insanın hesaplı zihnini darmadağın eden bir sadelik taşır. Çünkü insan, çoğu kez kendi karmaşık duygularına yenik düşer; hayvan ise sadece sevginin kendisi olur.

İnsanların hoyratlığına rağmen hala güvenmeye çalışan gözler, bize unuttuğumuz çocukça masumiyeti hatırlatır. Bir el uzandığında, titreyerek de olsa yaklaşmaları; kalplerinde hala kirlenmemiş bir ülfet taşıdıklarının en açık işaretidir. Yağmurdan kaçıp küçücük bir gölgeliğe sığınan köpeklerin hali, kanaatkarlığın ifadesidir. Bir tas suya, bir avuç ekmeğe duydukları şükür, azın bereketini görebilen bir gönlün ne kadar zengin olduğunu gösterir. Onların dünyası, bize sahip olduklarımızla değil, gönül doygunluğumuzla ayakta kalabileceğimizi fısıldar. Kış ayazında kıvrılmış bedenlerinde sabır gizlidir. Açlığa ve susuzluğa rağmen dirençle bekleyişleri, sabrın yalnızca zamana tahammül değil; kırılmadan var olabilmek olduğunu hatırlatır. Bir lokmayı paylaşan kediler, yaşamın inceliğini öğretirken, gökyüzünden düşen her damlaya umutla yönelen kuşlar tevekkülün sırrını taşır… Zira arif gönül güvenir “Rızık, toprağın ve göğün eliyle gelecektir.” Her yeni gün, onlar için yeniden verilmiş bir emanettir. Bu teslimiyet, insana da aslında kendi hayatının emanet olduğunu hatırlatır.

Her varlığın kendi varlığını sürdürme çabası, hayvanlarda saf bir biçimde gözlemlenir. Yoklukla yıpranmış, çatlamış, yara almış, üşüyen bedenleri var olma mücadelesinin tablosudur. Zira aynı isyana dair bir fırça darbesi göremezsiniz. Aksine bütün bu varoluşun ortasında sadakatin ışıltısı belirir. Aç kalsa da sahibinin yanında kalmayı seçen bir köpek, menfaatten değil kalpten doğan bağlılığın sembolüdür. Bir yavru kedinin annesinin göğsüne sığınışı, yalnızca açlığın değil, güvenin, şefkatin ve saf bağlanışın işaretidir. İnsanın kendi bencilliği içinde unuttuklarını, hayvanların naifliğinde yeniden görürüz. Onların masum varlığı bize, insanlığın özünde saklı en kadim değerleri hatırlatır… Merhameti, vicdanı ve rızayı.

İnsan sevgisi çoğu zaman koşullara, zamana ve karşılıklara bağlıdır. Oysa bir sokak hayvanı, günlerce aç kalsa bile, yanına yaklaşan bir çocuğun elini koklayarak sevgi gösterir. Onun için bir jest, bir dokunuş, bütün evrenin armağanıdır. Bu yüzden, kırıntılarla dolu bir tenekenin başında kuyruğunu sallayan bir köpeğin neşesi ya da bir yudum suya minnetle eğilen kedinin mırıltısında şükrün en saf halini görürüz. Bu bize hakikati haykırır; küçük şeyler, aslında koca bir dünyadır. Sokaktaki kimsesiz dostlarımız bize yalnızca birer ‘can’ değil, aynı zamanda insan kalabilmenin öğretmenleridir. Bir çocuk, cebindeki simit parçasını paylaşır onlarla; bir yaşlı teyze evinin önüne su kabı bırakır. Bu küçük iyilikler, sokakların karanlığında filizlenen umut çiçekleridir. Çünkü sokak hayvanlarına dokunmak, aslında kendi vicdanımıza dokunmaktır.

İnsan unutur, yüz çevirir, terk eder; ama onlar bir kere gördükleri sevgiyi hayatları boyunca hafızalarında taşır. Oysa biz, onları görmezden geldikçe kendi merhametimizi yitiririz. İnsanlığın ölçüsünü metrik değerler değil, vicdan belirler. Asıl erdem güçsüze, savunmasıza, hiçbir çıkar gözetmeden uzatılan elde gizlidir. Varlık, yalnızca akıl ve dil ile değil, nefes alan her canlıyla anlam kazanır. Bilinçli hiçbir varlık zorunda kalmadıkça; soğuk bir kaldırımı kendine yatak seçmez, çöp kenarında sabırla bir parça yiyecek aramaz. Sokakların kimsesizliği, hayvanlar için çoğu zaman açlık, hastalık, korku ve şiddetle örülmüş bir hayat demektir. İnsan eliyle yaralanan, taşlanan, hor görülen, ‘fazlalık’ gibi görülen canların sessiz çığlıkları, bu toplumun en büyük vicdan testidir. Çünkü medeniyet, sadece insanlar için kurulduğunda eksik bir medeniyettir. Gerçek uygarlık, dilini anlamadığımız bir varlığın bile hakkını savunabilmekle başlar.

Sokaklarda farklı bir gerçek vardır; Açlık, hastalık, üşüme… Evet, bunların her biri hayatta kalmayı zorlaştırır. Fakat en derin acı, görülmemektir. Bir sokak köpeğinin bütün gün kalabalık içinde fark edilmeyişi, bir kedinin onca insanın geçtiği bir cadde kenarında sessizce ölüşü, sevgisizliğin en ağır halidir. Belki bir lokma yiyecek bulabilirler. Belki bir damla suya rastlarlar; ama bir tek elin dokunuşu, bir tek bakışın şefkati olmadan yaşadıkları hayat, aslında eksik kalır. Çünkü sevgi, onların da hakkıdır. Biz çoğu zaman sevgiyi sahiplenmekle, bakımı ise sorumlulukla karıştırırız. Oysa sevgi yalnızca insanlara değil; yaşamın kendisine aittir. Belki de bir gün, yaşamımızı geriye doğru izlediğimizde, en anlamlı anımız bir kedinin başını okşadığımız, bir köpeğe su verdiğimiz ya da bir kuşun yarasını sardığımız an olacak. Çünkü o anlarda biz sadece bir hayvana dokunmuş olmayız, kendi insanlığımıza da dokunmuş oluruz. Ve belki de hayat, bütün karmaşasıyla yalnızca bu kadar basittir; bir cana sevgiyle yaklaşabilmek.

Rahmet, küçük bir zerrede gizlidir. O zerre, bazen gönülden dökülen bir güzel söz, bazen dilencinin eline bırakılan lokma, bazen de sokakta donmaktan titreyen bir köpeğin yanına bırakılan bir bez parçasıdır. Ne var ki, insan çoğu zaman hevesle yaklaşır; sever, sahiplenir, sonra terk eder. Baharda küçük bir yavruyu evine alır, kış gelince sokağa bırakır. İşte o an, sokaklar daha da kalabalıklaşır. Çünkü yalnızlık sadece açlığı değil, ihaneti de taşır. Yarı yolda bırakılmak, bir can için açlıktan daha derin bir yaradır. İnsan kendi keyfince heves eder, hayvan ise sadakatle bağlanır. Ve terk edildiğinde, sadakatin yükü onların boynuna, vebali bizim kalbimize düşer.

Her can yaradanın tecellisidir. Sevgi, yalnızca güçlüye değil, en zayıfa yöneldiğinde hakikidir. Çünkü güçlüyü sevmek kolaydır; karşılık verir, seni korur, yanında olur. Ama sessiz, güçsüz, konuşamayanı sevmek, kalbin samimiyetini açığa çıkarır.

Zulümle değil, sevgiyle örülmesi gereken bir hayatın tam ortasındayız. İnsan eliyle işlenen her kötülük, sadece bir canı değil, bütün kainatı yaralar. Bir çocuğun eline taş tutuşturulup köpeğe attırılması, sadece köpeğin canını yakmaz; çocuğun kalbinden merhameti de söker alır. Oysa bir çocuk, annesinin yanında bir kediye su verdiğinde, sevgiyi öğrenir. Ve o sevgi, hayat boyu taşıyacağı en hakiki mirastır. Belki de bir gün, hesap günü geldiğinde, dilimiz değil gözlerimiz konuşacak. O gözlerde gördüğümüz açlık, yalnızlık, çaresizlik bizim şahitlerimiz olacak. Ve o vakit, bir kap suyun, bir lokma ekmeğin, bir parça sevginin değeri bütün kelimelerden ağır gelecek.

Belki de asıl sınav, konuşamayanın sesini duyabilmek, sahip çıkılamayanın yanında olabilmektir. Bir gün bu küçük canların birinin bakışına denk gelirseniz, bilin ki o bakışta evrenin en ulvi sırrı saklıdır; ‘sevgi’ sahip olduğumuz en hakiki dildir. Onların gözlerinde gördüğümüz şey, yalnızca acı değildir; aynı zamanda bir davettir… Kalbine dön, merhameti hatırla, sevgiyi büyüt. Çünkü hayat, zulümle değil, sevgiyle örülür. Bir lokma ile başlayan şefkat, bir damla ile çoğalan rahmet, bir dokunuşla genişleyen sevgi…

Belki de insanın bütün yolculuğu bundan ibarettir.