Gelin bugün gerçeklerden biraz uzaklaşıp hayaller aleminde dolaşalım.
Konumuz gerçekler ve hayaller.
Tabi, entelektüel dünyada hayal demiyoruz da; biraz havalı olsun diye Ütopya diyoruz.
Ama sakın bu hayal meselesini küçümsemeyin…
Açıkça söyleyeyim, hayaller olmazsa gerçekler de olmaz.
‘ÜTOPYA’ eski yunanca kökenli bir kavram.
‘Yok’, ‘olmayan’ anlamındaki ‘Ou’, ‘mükemmel olan’ anlamındaki ‘Eu’, ve ‘yer, toprak parçası’ anlamındaki ‘topos’ sözcüklerinin birleşmesiyle türetilmiştir.
Yani aslında olmayan mükemmel güzel ülke’ anlamındadır. Güzel bir ülke hayalidir.
Kelimeyi ilk kullanan Thomas More’dir.
Bu olmayan güzel ülke hayalini anlattığı kitabına da ‘Ütopya’ ismini vermiş.
Bir insan niçin güzel bir ülke hayali kurar?
Çünkü içinde yaşadığı şartlar sıkıntılıdır.
Özgürlüğü sınırlanmıştır,
Yeterince beslenemiyordur,
Sanat, kültür, tatil, seyahat imkanlarından yeterince yararlanamamaktadır.
Sözü uzatmayalım, demokratik yönetimlerin doğuşunun temelinde de “güzel ülke” hayalleri vardır.
İşin akademik kısmını bir tarafa bırakalım, bakın hayal kurmanın aslında ne kadar önemli;
Bırakın bir cihazı, hayatımızı kolaylaştıran bir aletin hayalini kurmayı;
Bir sevgilinin hayalini kurduğunuzda bile sanatsal anlamda yeni şeyler yaratabiliyorsunuz.
En güzel şiirlerde, şarkılarda, edebi metinlerde idealize edilmiş bir sevgilinin hayali var.
Şayet insanlar hayal kurmasaydı;
James Watt buhar makinesini hayal etmeseydi, George Stevenson lokomotifi geliştirebilir miydi?
Stevenson olmasaydı Ankara İstanbul arasını konforlu bir biçimde 3-4 saat içinde gidebilir miydik?
Marconi Radyo’yu hayal etmeseydi?
Tessla, Edison, Graham Bell, Louis Pasteur…
Ampul, Telefon, aşılar, şunlar bunlar…
Hep hayalperestlerin işi…
O yüzden hayaller en az gerçekler kadar önemli…
Hatta biraz daha ileri gidelim:
Hayaller olmasaydı gerçekler de olmazdı..
Olmayan güzel ülkeye Ütopya dedik.
Dünyada hep güzel şeyler, iyi hayaller yok..
Kötülükler, kabus, dehşet de bu dünyanın bir realitesi..
Dolayısıyla insanlar kötülük ihtimalleri üzerine de hayaller kuruyor:
Biz buna da ‘Distopya’ diyoruz…
Bugün niçin böyle bir yazı yazmaya gerek duydum?
Her ne kadar Üniversitede “Sanat ve Ütopya” adlı bir ders verdiysem de,
“Efendim ütopyanın tanımı budur, ilk olarak falanca kullanmıştır, tersi şudur, budur” gibi akademik bilgilerle kafanızı şişirmek gibi bir amacım yok.
Bugün bir sergiye gittim, oradan geliyorum.
‘TÜBİTAK’ın (Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu) düzenlediği bir sergi ve yarışma.
Ankara Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde gerçekleşiyor.
Türkiye’nin dört bir yanından Lise öğrencisi gençler gelmiş ve hayallerindeki projeleri maketlerle tanıtılacak hale getirmişler,
Heyecanla Jüri üyelerine projelerini anlatıyorlar.
Pırıl pırıl çocuklar…
Bir grup atık maddelerden nükleer serpintileri önleyen kalkan yapmış.
Bir kızcağız ses ve görüntü sinyallerini güneş ışınlarının üzerine yükleyerek, ince frekans hesaplarıyla kayıpsız bir biçimde dünyanın öbür ucuna yollamayı planlıyor.
İki arkadaş bir ormana ucuz maliyetli metal sensörler yerleştirerek, aşırı ısı yükselmeleriyle yangın söndürücü bombaların otomatik olarak harekete geçmesini sağlıyorlar.
Bu ülkenin geleceği için ne kadar umutlandığımı bilemezsiniz.
Naçizane, bu orman yangınları projesinin müellifi benim oğlum.
Her tatile gidişimizde Antalya civarında yanmış ormanları görüp bunları kendine dert ederdi.
Belki başarılı olacak, belki de olamayacak..
Ama birinin başlaması gerekiyordu.
Birisi başlayacak, diğeri bitirecek…
Tıpkı hızlı tren gibi.. Her şey bir buhar makinesiyle başladı.
Spartaküs filminde köleliği kaldırmak için savaşan kölenin öldürülmeden önceki repliğini hatırladım:
Küçümseyici bir ifadeyle sordular:
“Köleliği sen mi kaldıracaksın?” Cevapladı: “Birinin başlatması gerekiyordu.”
Mücadeleyi o başlattı, 250 yıl sonra kölelik kalktı..
Birilerimizin Hayal Kurması gerekiyor…