Hayatın insana sunduğu armağan, aslında onun en sade yüzünde gizlidir. İnsan, çoğu zaman ihtişamın, büyüklüğün, çokluğun peşinden koşar; daha fazla şeye sahip olmanın, daha çok görmenin, daha çok tatmanın peşinde bir ömür harcar. Oysa gözden kaçan basit bir gerçek vardır; Asıl huzur, çokta değil azda saklıdır. Bir ses, bir gülüş, bir yüz… İşte bu kadarının tüm evreni doldurmaya yettiğini fark ettiğinde insan, varlık ilminin sırrına yaklaşır.

Nazım ne güzel özetlemiştir;

“Çok değil.. Bi sesini göresim geldi,

Bir de gülüşünden öpesim.

Çok değil.. Bi yüzünü sevesim geldi.

Bir de seni verene ölesim.”

Mesele büyük mutlulukların, büyük hazların peşinde olmak değildir. Yaşamı var eden, küçücük anların özlemi, zaten kıymet bilenin içindedir. Bazen bir buse, bazen bir tebessüm, bazen bir bakış, bazen bir nida… Az görünür ama aslında az değildir. Çünkü yerinde, zamanında gönüle değen ve ihtiyaca kıymet eden, her küçük kazanım, insanın hayatını anlamlı kılacak kadar yoğundur. Az ile yetinmek, yoksunluk hali değildir. Yalnızca elindekine razı olmak anlamına da gelmez. Daha çok, azın içindeki yoğunluğu görebilmektir.

Dikkatle birleşmiş tek bir detayın, insan hayatını kurtarabilmesi, küçücük bir gülümsemenin, en karanlık günü aydınlatabilmesi gibi; elindekilerin kıymetini görmek, olmayanın ağırlığını da taşımamaktır. İşte o zaman kuru bir ekmek lokması, ziyadesiyle aç olana ziyafet sofrası olur. Bir zerre su, çölde serapları susturur. Dostun tek bir sözü, onlarca kitaptan daha güçlü olur.

İnsanoğlu, genelde mutluluğu çoklukta arar. Daha lüks arabalarda, daha yeni telefonlarda, daha gösterişli hayatlarda… Oysa aradığını bulamaz, çünkü çokluk aslında tüketir, hatta içi boşaltır. Gerçek doyum, çoğun içinde değil, azın anlamında gizlidir. Bir dostla içilen sıradan bir kahve, en pahalı sofralardan daha değerlidir. Çünkü orada, kahvenin değil, paylaşılan anın sıcaklığı vardır. Sevdiğinin sesini duymak, yüzünü görmek, gülüşünü paylaşmak yeri gelir ahir ömrün yükünü hafifletir. Hayatın naif sevgisi, tam da bu incelikte, sadelikte ortaya çıkar. Çocuğun oyununda duyulan saf kahkahada, akşamüstü pencereden süzülen ışığın huzurunda, yağmurun toprağa dokunuşunda… Bunlar da küçük gibi görünür ama aslında bizleri hayata bağlayan, temel kökleri temsil eder. Az görünen ama bünyeye işleyen herşey; gerçekte insan kalbini sonsuza bağlar.

Kanaatkar olmak ile yetinmek arasında ince bir fark vardır. Kanaat, bazen pasif bir boyun eğme gibi anlaşılır. Yani elde ne varsa mecburen razı olma durumu. Oysa yetinmek bundan farklıdır. Yetinmek, azın içindeki derinliği kavramak, ona bilinçli bir değer atfetmektir. Yani nicelikten çok niteliğe bakabilmektir. Bir tek kelimenin doğru zamanda söylenişi, ömür süren suskunluktan daha çok şey ifade eder. Bir bakış, binlerce sözden daha derin olabilir. Az ile yetinmek, işte bu niteliği görebilme yeteneğidir.

Nefsin limiti yoktur. Sen esnettikçe genişler. Beklentiye, isteğe ‘yeter’ diyebilmek yine gönül cidarındaki meziyetle gerçekleşir. Basit, özensiz görünebilir ancak hayatı basit kılan, sadeleştiren ne varsa, onlara dikkat kesilebilmek basiret düğümlerini çözer. Çok şey arasında kaybolmak kolaydır; asıl mesele, azın içindeki birikimin ne getireceğini bulmaktır.

Hayat, insana bir sürü farklı şey vaat eder. Daha fazlası, daha yenisi, daha parlak olanı… Ama sonunda, huzuru azın içinde buluruz. Hayatın bize sunduğu en büyük hediyeler, aslında küçücük nimetlerin içinde saklıdır. İnsan, çoğu zaman azametli olanın peşinden koşarken, asıl mutluluğun zaten elde olanda olduğunu, malesef geç idrak eder. Bazen de hiç idrak edemez. Az olanın yoksunluk değil, bir kazanım olduğunu, elde var olanın, hiç olmamasından daha iyi olduğunu düşünebilmek, doğru bakış açısından geçer. Bu bakış açısını kazanmak da bilinçli bir tercihin sonucudur. Tercih, sürekli daha fazlasına yöneldikçe, tatmin olabilme noktası körelir. Kolay elde edilen, emek yoksunu kazanımlar da gönül ‘âmâ’lığının yanık kapısı gibidir... Sürekli aralık ve davetkar.

Bir çiçeğin sabah açışı, denizin kıyıya vuran dalgaları, rüzgarın yapraklarla bestelediği şarkı… Bunlar küçük ayrıntılar gibi görünür, ama içlerinde sınırsız bir şefkat vardır. Onları görebilmek, aslında gözün değil, gönlün işidir. ‘Az’ bazen bir damla sudur, ama susuz kalan için okyanus değerindedir. Bazen bir kelimedir, ama doğru anda söylendiğinde, bütün bir hayatı değiştirir. Bazen tek bir bakıştır, ama insanın içindeki dipsiz boşluğu doldurur. İnsanın gerçekten ihtiyaç duyduğu şey, aslında sanıldığı kadar büyük ve karmaşık değildir. Basit olan, yalın olan, samimi olan, zaten başlıbaşına hayatın gerçek zenginliğini taşır. Çoklukta değil, azda saklıdır dinginlik. Vakur olanın da adımları pek olur. Az olanda çok vardır ve belki de insan, gerçekten sevmeyi, hakkıyla yaşamayı, ancak o zaman öğrenir. Çok değil; Az ile.

Az ile yetinmek, yoksullukla eşdeğer değildir. Tam tersine, varlığın özüne yaklaşmanın adıdır. Günün tasviri tüketim toplumu, insana harcatır; doğrudur. Burada tefekkür edilecek husus, hayata ne verirsek, yaşadığımız ortam bize daha fazlasını dayatır. Koskoca evler, daha şaşaalı unvanlar, daha kalabalık sofralar derken… Beklenti susuzluğu, hiçbirinde dinmez. Çünkü ne evin büyüklüğü içindeki yalnızlığı küçültür, ne de sofradaki bolluk, ruhun açlığını doyurur. Asıl ihtiyaç, zahid halini yakalayabilmekten geçer ve o duygu, az ile yetinmeyi bildiğinde, insanın yüreğinde filizlenir. Basit bir köy evi ‘Kanaatin incisi’ niteliğini taşır. Tahtadan yapılmış küçük bir masa, üzerinde yalnızca zeytin, ekmek ve bir kase yoğurt. Yanında çocukların kahkahası, annenin duası, babanın yorgun ama huzurlu bakışı… O sofrada çeşit çok değildir. Ama muhabbetin tadı, bütün şehirlere bedeldir. İşte azın bereketi budur.

Çok isteyenin yükü ağır olur. Hırs insanı zincirler; kanaat ise zincirleri kırar. Az ile yetinmek, aynı zamanda, insanın özgürlüğünü korumasıdır. Kişi kendini sürekli bir beklenti kisvesine hapsetmez. Çokluk gelip geçer, az ise kalıcı bir hikmettir. Çünkü az olan, insanın özüne daha yakındır. Hayatın ince noktası da burada saklıdır. Azı görebilen göz, çoğu zaten içinde taşır. Baharda açan tek bir çiçeğe bakabilen, ormanda gizlenmiş bütün güzellikleri hisseder. Çiseleyen yağmurda gökyüzünün merhametini, serin meltemlerde kainatın nefesini bulur. Unutulmamalıdır; gecenin sessizliğinde tek bir mum ışığı bile, bütün karanlığı yenmeye yeter.

En nihayetinde insan, kendi yolculuğunda şunu öğrenir; “Az yeter. Hatta bazen az, her şeydir”.