Türkiye ile Suriye ilişkilerinin Esad döneminde ‘balayı’ döneminden ‘düşman’ rolüne sürüklendiğini biliyoruz. Beşar Esad dönemindeki bozuşmanın temelinde neler vardı anımsayalım.
Terör ve PKK Meselesi: 1990'ların sonuna kadar Hafız Esad yönetimi, Abdullah Öcalan’ı ve PKK’yı barındırmış, bu durum iki ülkeyi savaşın eşiğine getirmişti. 1998’deki Adana Mutabakatı ile Suriye yönetimi PKK’yı desteklemekten vazgeçtiğini taahhüt etti ve Öcalan sınır dışı edildi. 2000’de iktidara gelen Beşar Esad da ilk yıllarda bu mutabakata sadık kalındığına dair sinyaller verse de, ilerleyen yıllarda PKK/PYD unsurlarına yeniden alan tanındığına dair Ankara’nın şüpheleri ve istihbarat raporları gerginliği tırmandırdı.
Suriye İç Savaşı ve ‘Rejim Değişikliği’ Talebi: 2011’de Arap Baharı'nın Suriye'ye sıçraması ve Beşar Esad’ın barışçıl protestoları kanlı bir şekilde bastırması dönüm noktası oldu. Ankara başlangıçlarda Esad'a ‘reform yap’ çağrısında bulunup arabuluculuk yapmaya çalıştıysa da, Şam yönetimi bu uyarıları dikkate almadı. Bunun üzerine Türkiye, kısa süre içinde Esad rejiminin karşısında konumlanarak muhalifleri desteklemeye ve açıkça rejim değişikliğini savunmaya başladı.
Mülteci Akını ve Sınır Güvenliği: Savaşın şiddetlenmesiyle birlikte milyonlarca Suriyeli Türkiye'ye sığındı. Kontrolsüz göç dalgası, Türkiye için hem büyük bir ekonomik ve sosyal yük oluşturdu hem de sınır güvenliği krizlerini beraberinde getirdi.
Bölgesel Güç Mücadelesi ve Dış Aktörlerin Rolü: Türkiye’nin Orta Doğu’da kurmaya çalıştığı etki alanı ile Suriye’nin geleneksel olarak İran ve Rusya eksenli müttefiklik ilişkileri çatıştı. Özellikle iç savaşın başlamasıyla Şam yönetimi İran ve Hizbullah’ı ülkeye davet ederken, Türkiye Batılı müttefikler ve Körfez ülkeleriyle birlikte hareket ederek bu eksene karşı cephe aldı.
Ahmet Davutoğlu’nun rolü!
2011’de başlayan Suriye krizinde ve iki ülke ilişkilerinin kopmasında dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, sürecin en kritik ve yön verici aktörlerinden biri oldu.
Davutoğlu’nun bu süreçteki rolü, izlediği doktrin ve kriz anındaki kararları şu temel başlıklar etrafında şekillendi:
1. ‘Komşularla Sıfır Sorun’dan ‘Stratejik Derinlik’ Uygulamasına
Suriye ile 2000’lerin ortasında yaşanan yakınlaşma ve ‘balayı dönemi’, Davutoğlu’nun ‘Komşularla Sıfır Sorun’ politikası doğrultusunda şekillenmişti. Ancak 2011’de Arap Baharı Suriye’ye sıçrayınca, Türkiye bu pasif/dengeli yaklaşımı bıraktı.
Davutoğlu, Türkiye’nin bölgesel bir oyun kurucu (bölgesel lider) olması gerektiğini savunan ‘Stratejik Derinlik’ vizyonunu devreye soktu. Bu vizyona göre Türkiye, Orta Doğu’da dönüşen halk hareketlerinin yanında durmalı ve yeni kurulacak düzene öncülük etmeliydi.
2. İkna Mekanizmasından ‘Rejim Değişikliği’ Çizgisine Geçiş
Krizin ilk aylarında Davutoğlu, Şam’a defalarca mekik diplomasisi düzenledi.
Şam Ziyaretleri: 9 Ağustos 2011’de Şam’da Beşar Esad ile yaptığı yaklaşık 6 saatlik tarihi görüşme bu sürecin zirve noktasıydı. Davutoğlu, Esad’a askeri müdahaleleri durdurması, siyasi reformlar yapması ve Müslüman Kardeşler dâhil muhalefeti sisteme entegre etmesi yönünde telkinlerde bulundu.
Kırılma Noktası: Esad yönetiminin verilen sözlere rağmen operasyonları sertleştirerek devam ettirmesi üzerine Davutoğlu, diplomatik kanalların tıkandığını ilan etti. Türkiye bu noktadan itibaren “‘Esad’lı bir çözümün imkânsız olduğu" tezini savunarak açıkça rejim değişikliği çizgisini benimsedi.
3. Muhalefetin Örgütlenmesi ve Çatı Kuruluşlar
Davutoğlu dönemi Dışişleri Bakanlığı, Suriyeli muhalif grupların bir araya getirilmesinde doğrudan yönlendirici rol üstlendi:
Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu (SMDK) ve Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) gibi yapıların meşruiyet kazanması, İstanbul ve Gaziantep merkezli örgütlenmeleri Davutoğlu’nun diplomasisiyle sağlandı.
Türkiye, uluslararası alanda ‘Suriye’nin Dostları Grubu’ gibi platformların kurulmasına öncülük ederek Esad karşıtı bloğu konsolide etmeye çalıştı.
4. ‘Öngörü Hatası’ ve Zamansal Yanılgı Eleştirileri
Davutoğlu’nun Suriye politikasının en çok eleştirilen yönü, Esad rejiminin ömrüne dair yaptığı değerlendirmeler oldu:
‘Haftalar veya Aylar İçi’ Beklentisi: Tunus, Mısır ve Libya’daki hızlı rejim değişikliklerinden yola çıkılarak Esad’ın da kısa sürede düşeceği öngörüldü. Davutoğlu'nun "Esad'ın ömrü sayılı haftalar, en fazla aylar kadardır" yaklaşımı, sahadaki askeri ve jeopolitik gerçeklerle örtüşmedi.
Rusya ve İran Faktörünün Hafife Alınması: Şam rejiminin arkasındaki Rusya ve İran desteğinin derinliği ve bu güçlerin sahaya doğrudan askeri müdahalede bulunma kararlılığı başlangıçta yeterince hesaba katılmadı.
5. İnsani Koridor ve ‘Açık Kapı’ Politikası
Suriye’den gelen ilk sığınmacı dalgalarında Türkiye, Davutoğlu’nun söylemleriyle ‘Açık Kapı Politikası’ uyguladı. Davutoğlu, sığınmacı sayısının 100 bini aşması durumunda uluslararası toplumun devreye girerek Suriye içinde ‘güvenli bölgeler’ oluşturması gerektiğini savundu. Ancak Batı’nın ve BM’nin bu konuda sorumluluk almaması, Türkiye’yi milyonlarca mülteciyle baş başa bıraktı.
Ahmet Davutoğlu, Suriye politikasında önce ‘arabulucu ve reform zorlayıcı dost’, Şam'ın geri adım atmamasıyla birlikte ise ‘sert muhalif ve rejim karşıtı mimar’ rolünü üstlendi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan Suriye politikasının faturasını Davutoğlu’na kesti.
Yeni kriz Azerbaycan
ile Azerbaycan arasındaki geleneksel ‘Tek millet, iki devlet’ vizyonuna rağmen, özellikle son dönemde iki ülkenin Ankara-Bakü hattında bazı belirgin diplomatik, politik ve medyatik gerilim alanları su yüzüne çıktı. Karabağ’ın işgalden kurtarılması sonrası değişen dengeler ve güncel gelişmeler ışığında bu gerilimin arkasındaki temel nedenlere göz atalım.
1-Medya İddiaları ve ‘İç Müdahale - Nüfuz’ Tartışmaları
Bakü Basınındaki İddialar: Azerbaycan’da iktidara yakın bazı medya organlarında, Türkiye’nin Azerbaycan’ın iç siyasetine müdahale ettiği, Türk kurumlarının ve vakıflarının ülkede nüfuz alanı kurmaya çalıştığı yönünde haberler yer aldı.
Fidan İddiası ve Yalanlama: Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Bakü ziyareti sırasında ‘gizli görüşmeler yaptığı ve bazı talimatlar ilettiği’ iddiaları basına yansıyınca, Türkiye’nin Bakü Büyükelçiliği resmi bir açıklama yaparak bu söylentileri kesin bir dille yalanladı ve haberlerin provoke amaçlı olduğunu vurguladı. Ancak konunun medya ve siyaset kulislerinde işlenmesi diplomatik bir soğukluk yarattı.
2-İsrail ile İlişkiler ve Gazze Krizindeki Farklı Tutumlarİsrail-Filistin Gerilimi
Türkiye, 7 Ekim sonrası süreçte İsrail’e karşı sert bir retorik takınarak ticari ve diplomatik kısıtlamalara gitti.
Aviv Hattı: Azerbaycan ise İsrail ile olan stratejik savunma ve enerji ortaklığını sürdürdü (İsrail’in petrol ihtiyacının önemli bir kısmı Azerbaycan üzerinden karşılanmaktadır). Türkiye iç kamuoyundan ve bazı siyasi çevrelerden Bakü’nün bu duruşuna gelen eleştiriler, Azerbaycan yönetiminde rahatsızlık uyandırdı.
3. Ermenistan ile Normalleşme Sürecinin Zamanlaması ve ÜslubuAnkara-Erivan Temasları
Türkiye, Karabağ zaferinin ardından Ermenistan ile sınırların açılması ve ilişkilerin normalleşmesi yönünde adımlar atmaya başladı.
Bakü'nün Hassasiyetleri: Azerbaycan yönetimi, Ermenistan ile barış anlaşması tamamen imzalanmadan ve bilhassa Zengezur Koridoru/sınır hatları gibi kritik hususlarda nihai sonuca varılmadan Ankara'nın Erivan ile hızlı bir yumuşama içine girmesinden zaman zaman tedirginlik duyuyor ve ‘tam senkronize’ hareket edilmesi gerektiğini hatırlatıyor.
4. Dini Kurumlar ve Sosyal Söylem Farklılıkları Sosyal ve Kültürel Alan
Diyanet İşleri Başkanlığı ve bazı vakıfların Azerbaycan'daki faaliyet biçimleri, laik devlet yapısına son derece hassas yaklaşan Bakü yönetimi tarafından yakından izleniyor. İki ülkenin laiklik algısı ve dini yapılanmaya bakışındaki yaklaşım farklılıkları, dönem dönem bürokratik pürüzlere yol açabiliyor.
5. Diplomatik Jestler ve Zirve Katılımları
Bu gerilimlerin yansıması olarak Azerbaycan medyasında İlham Aliyev’in Türkiye’deki bazı kritik zirvelere (örneğin Türk Devletleri Teşkilatı kapsamındaki temaslar) katılım programlarına dair belirsizlikler ve iptal haberleri gündeme taşındı. Her iki ülkenin liderlik düzeyinde (Erdoğan-Aliyev görüşmeleri) krizlerin büyümesini engelleyecek telefon diplomasisi çalıştırılsa da, sahada ve medya boyutunda karşılıklı bir ‘mesafe ve denetim’ arayışı göze çarpıyor.
Türkiye-Azerbaycan ilişkileri stratejik düzeyde kopma noktasına gelmeyecek kadar derin ve kurumsal bağlara sahip olsa da; İsrail politikalarındaki makas aralığı, bölgesel aktörlerle kurulan ilişkilerin zamanlaması ve karşılıklı iç siyasete dair şüpheler-sosyal medya algı operasyonları son dönemde ilişkilerin soğuk bir testten geçmesine neden oluyor.
İzlenen bu idealist ve dönüştürücü dış politika; Suriye krizinin uzaması, Rusya-İran’ın sahaya inmesi ve Batılı müttefiklerin Türkiye’yi yalnız bırakmasıyla birlikte Türkiye'nin en uzun soluklu ve maliyetli dış politika krizlerinden birine dönüştü.
Kim haklı?
Ankara ile Bakü hattında su yüzüne çıkan bu pürüzler ve gerilimler konusunda ‘tek bir tarafı mutlak haklı veya haksız’ ilan etmek uluslararası ilişkilerin doğasına pek uymaz. Çünkü her iki ülke de kendi stratejik öncelikleri, iç siyasi dengeleri ve jeopolitik gerçeklikleri çerçevesinde hareket etmektedir.
Tarafların pozisyonlarını ve argümanlarını adil bir şekilde değerlendirdiğimizde şöyle bir tablo ile karşılaşıyoruz.
Bakü’nün (Azerbaycan) Haklı Görülebilecek Noktaları Jeopolitik Realizm ve Çifte Standart Eleştirisi:
Azerbaycan, İsrail ile olan stratejik ve askeri iş birliğinin Türkiye’de eleştirilmesini ‘çifte standart’ olarak görüyor. Türkiye’nin de geçmişte kendi ulusal çıkarları doğrultusunda İsrail ile pragmatik ilişkiler geliştirdiğini, Bakü’nün İsrail ile savunma-enerji iş birliğinin Ermenistan’a karşı (özellikle Karabağ zaferinde) kilit rol oynadığını savunuyor.
Egemenlik ve İç Siyasete Müdahale Hassasiyeti: Bakü yönetimi; laik devlet yapısına, dini alanın düzenlenmesine veya iç politik dengelere Türkiye merkezli bazı yapı ve medyaların (Diyanet, dini vakıflar veya siyasi gruplar) dahil olmaya çalışmasından rahatsızlık duymakta haklı gerekçelere sahip. Bir devletin kendi iç işlerinde ve ulusal güvenlik politikalarında tam bağımsız davranmak istemesi doğal bir haktır.
Ermenistan Sürecinde Senkronizasyon: Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesi adımlarında, Bakü ile Erivan arasında nihai bir barış anlaşması imzalanmadan hızlı hareket edilmesi ihtimaline karşı tedbirli olunmasını istemeleri stratejik bir kaygıdır.
Ankara’nın (Türkiye) Haklı Görülebilecek Noktaları:
Halk Düzeyindeki Duyarlılıklar: Türkiye iç kamuoyunun Gazze konusundaki hassasiyetleri göz önüne alındığında, Türk halkının ve siyasetinin ‘kardeş ülke’ olarak gördüğü Azerbaycan’dan bu konuda daha dayanışmacı bir tutum beklemesi anlaşılabilir bir durumdur.
Bölgesel Liderlik ve Senkronize Politika: Türkiye, Karabağ krizinde (özellikle 2020 savaşı ve sonrasında) Azerbaycan’a verdiği koşulsuz askeri, siyasi ve diplomatik desteğin ardından, Güney Kafkasya’nın geleceğini şekillendirirken Bakü ile tam bir uyum (senkronizasyon) içinde hareket etmek istemektedir.
ve Manipülasyon İddiaları: Medyada yer alan ‘Türkiye'nin gizli müdahaleleri’ veya diplomatik kriz haberlerinin birçoğunun dezenformasyon ve üçüncü tarafların kışkırtması olduğu yönündeki Ankara'nın açıklamaları, iki ülke arasındaki kurumsal güvenin zedelenmemesi açısından haklı bir savunmadır.
Burada bir ‘haklı-haksız’ çatışmasından ziyade, ‘duygusal/kardeşlik söylemi’ ile "soğuk devlet çıkarı (reel-politik)’ arasındaki makasın açılması söz konusudur.
Azerbaycan, kendisini artık bölgesel dengeleri tek başına yönetebilen bağımsız bir aktör olarak konumlandırıp kendi çıkarlarını korumakta haklıdır.
Türkiye ise stratejik müttefikiyle bölgesel ve küresel vizyonda tam bir mutabakat arayışında bulunmakta haklıdır.
İki ülke arasındaki bağlar dönemsel medyatize gerilimleri aşacak kadar derin olsa da, sürecin sağlıklı yürütülmesi iki tarafın da birbirinin hassasiyetlerine ve egemenlik alanlarına saygı göstermesinden geçmektedir.
Birileri Azerbaycan’da da Suriye’de yapılan yanlışları sahneye koymaya çalışıyor olabilir. Bunu benden başka dikkate sunan da bulamazsınız. Hem Türkiye hem de Azerbaycan’da devleti yönetenler dikkatli olmalı, nifak tohumlarına, kötü niyetli yaklaşımlara prim vermemeli. İki ülke arasındaki küslük düşmanlara yarar. Zararını da en fazla iki ülke çeker.
Nitekim Suriye örneği ortadadır…