Yıllar önce Yunanistan’ın Halkidiki bölgesinin Türkiye’deki tanıtımını aldığım süreçlerde Halkidiki’nin muhteşem olanaklar sunduğunu ve neden sadece deniz, kum, güneş turizmi yaptıklarını sormuştum.

Ne yapabiliriz dediklerinde trekking ve bisiklet öne çıkıyordu zira yamaç paraşütü yapılacak bir yükseklik yoktu… Beni dinlediler, Almanya’dan uzmanlar geldi, 3-4 yıllık çalışmayla yürüyüş ve bisiklet rotaları belirlendi, haritalar hazırlandı ve belirli noktalara kulübeler, acil yardım malzemeleri ve sabit acil durum telefonları kondu… Meyvelerini şimdi toparlıyorlar. Bisiklet ya da yürüyüş yapmak isteyenlere tavsiye ederim.

Destinasyon marketing kavramına burada yer açmak istiyorum.

Aslında bilinen en etkili destinasyon marketing çalışması 2. Dünya Savaşı bitiminde savaştan yıkılan Avrupa’nın başta ABD olmak üzere dünya çapında tanıtılarak turizm geliri elde etmesini hedefleyen Hollywood filmleri oldu.

Paris, Roma gibi kentlerin öne çıktığı filmler yüzünden 1950 sonrasında resmen bir Avrupa’da tatil, balayı fırtınası esti. Gençler çok bilmez ama bu filmler zamanın gençliğinin rüyalarına Avrupa boyutu kazandırdı.

Kassandra merkezli Halkidiki tanıtımı noktasında benim olanaklarım tabii bu kadar değildi, ama neticede Halkidiki turizminin önemli aktörleri de gereken iş birliğini harika şekilde gerçekleştirdiler.

Bu süreçte Aegean Air Selanik Türkiye seferleri koyacağını açıkladı. Bir toplantıda genel müdürleriyle sohbet ederken onlara sadece seferi koymanın ve acentalarla anlaşmanın yeterli olmayacağını anlatmıştım. Destinasyonları karşılıklı tanıtmak gerekiyordu, yapmadılar… Seferler ne yazık ki uzun ömürlü olmadı.

Oysa Türkiye ile Yunanistan arasında politikacıların siyasi gıdası olan gerilim oyunları dışında muhteşem uyumlu bir ilişki var.

Her iki ülkede de elbette aşırılıklara eğilimli insanlar var ama en milliyetçisi bile karşısında bir Türk ya da Yunanlıyı görünce topa basıyor. Zira görüyor ki o da insan ve üstelik iki millet de birbirine çok fazla benziyor.

2025 yılında 9 milyon nüfuslu Yunanistan’dan 800 bin turist gelirken 85 milyon nüfuslu Türkiye’den 1,5 milyon kişi Yunanistan’a gidiyor. Bunların bir kısmı iş amaçlı da olsa yüzde 70-80’i turistik, tabii alışveriş turizmi de dahil.

Peki gelelim Likya Yolu’na…

Dünyanın muhtemelen en muhteşem yürüyüş rotasını o kadar kötü yönettik ki?

Önüne gelen orada yürüyüş turları düzenledi…

Canı isteyen turistik tesisler açmış ve üstelik bir de tanıtım levhaları koymuş, bir turistin ölümüne neden olabilecek kadar acımasız bir tabela kirliliğinden ve yanıltıcı tabelalar konmasından söz ediyorum.

Önüne gelen Likya Yolu bir rotada canının istediğini yapamaz, yapamamalı…

Öncelikle yerel halk içinden, bölgeyi bilen, arama kurtarma ve ilk yardım bilgisi olan kişiler yetiştirilerek bu noktada düşünülebilir, ama ne yazık ki kırsal kesim insanı bu anlamda farklı bir noktada duruyor.

O zaman öncelikle son olayda yanıltıcı tabelalar koyarak rekabet eden işletmelerin her biri kapatılmalı ve ölüme sebebiyet vermekten yargılanmalı.

Sonrasında bu tarz rotalarda iş yapmak turistik yerlerde çakma forma, hediyelik eşya satmaya benzemez, belki de Kanada’daki ranger benzeri doğa şeriflerine ihtiyacımız var. Ormanları, doğayı korurken boğanın nimetlerinden yararlanan insanlar konusunda da yetki ve sorumlulukları olan kişilerden söz ediyorum.

Önüne gelen ormanlarda, dağlarda, Likya Yolu’nda canının istediğini yaparak başkalarının hayatını ve doğayı tehlikeye atamaz…

Bunları düzenlemek için devletin sesinin güçlü çıkması lazım. Aksi takdirde dünyayı başına bir şey gelmeden gezip dolaşan insanlar Türkiye’ye geldiklerine başlarına bir şey geldiği zaman black marketing dediğimiz karalama kampanyalarına döner ve destinasyonu tahrip eden tersine marketingi başarmış oluruz.