Depremden sonra kentsel dönüşüm üzerine tartışmalar yoğunlaştı ve gelinen noktada adını rantsal dönüşüm koyanlar oldu. Başta İstanbul olmak üzere bina stoğumuzu, bu stoğun durumunu bilmiyorduk; hala biliyor muyuz emin değilim umarım artık biliyoruz diyebiliriz.

Biz kentsel dönüşümü işte bu yapı stoğu içerisindeki eski, hasarlı ya da yıkılmaya meyilli binaları yıkıp yerine yeni binalar yapmak olarak algıladık. Kent planlamacılarını, mimarları, mühendisleri dinlemedik.

Ne oldu? Tartışılan Fikirtepe ucubesi ortaya çıktı. Yaşayanların nefes alabileceği alanların olmadığı, her biri 30-40 katlı binalar doldurdu. İnşaat kalitesi, depreme karşı direnci nasıl bilmiyorum.

Beylikdüzü tarafı zaten ucubeydi, daha da ucube oldu. Dev binalar, alışveriş merkezleri ile doldurduk her yeri…

Bir şeyi unuttuk, İstanbul’daki bina yıkılınca dile getirdiğim bir şey var, onu atladık.

Kentin içinde üretim yapılan yerler, atölyeler kimisi neredeyse fabrika olan üretim yerleri var.

Bunların belirli noktalarda toplanması için bugüne kadar çok başarılı çalışmalar yapıldı. Perpa, İSTOC, Kuyumcukent, Organize sanayi siteleri/bölgeleri bu anlamda başarılı örnekler olarak yaşama geçirildi. Ancak bence hala tatmin edici bir çözüm yaşama geçirilemedi.

Öncelikle, çağdaş kentleşmede hiçbir üretim tesisine (el emeği ile üretim yapan sanatçı ve zanaatkarlar hariç) kentin ikamete ayrılan kısmında yer verilmiyor.

Pastane, restoran, cafe tamam, ama gıda işletmesi hayır.

Kendisi el işçiliği ile ahşap, deri, takı gibi şeyler yapanlara tamam ama marangoz, deri atölyesi, mücevher atölyesi hayır… Zaten İstanbul’da Kahramanmaraş’ta bu üreticiler Kuyumcukent gibi üretim merkezlerinde toplandı. Oto galerileri de benzeri bir girişim içinde giderek binaların altlarındaki oto galerileri azalıyor.

Manav, mahalle bakkalı, tekel gibi dükkanlar tamam ama marketler olmaz.

Binaların altlarında belirli metrekareden daha büyük işletmelere izin verilmemesi gerekiyor.

Yanıcı, patlayıcı, zehirli kimyasallarla iş yapılmasına kesinlikle izin verilmemesi lazım.

Bunları sadece Maltepe’deki çöken bina ile ilgili söylemiyorum, sadece deprem de değil konu…

Toplamda kentsel risk yönetimini yapmamız ve risk oluşturan unsurları belirleyerek bertaraf etmemiz gerekiyor.

Kentsel risk yönetimi; şehirlerde yaşanabilecek afetlerin (özellikle deprem, sel, heyelan vb.), teknolojik kazaların ve çevresel tehditlerin etkilerini afet öncesinde analiz etmek, zarar azaltma önlemleri geliştirmek ve kenti dirençli hale getirmek için uygulanan bütüncül bir süreçtir. (Çevre Şehircilik ve iklim değişikliği bakanlığı)

Dolayısıyla bu kavramı tanımlamışsak, yerel yönetimlerle birlikte buna uygun olarak gerekli adımları atmamız gerekiyor. Kaç tane bu tanıma uyan ve kentsel risk oluşturan işyeri var buna bakmamız gerekiyor.

Gaz sızıntısı, gürültü, hava kirliliği, su kirliliği, kimyasal madde riski gibi risklerin bulunduğu her iş yeri konut alanlarındaki yerleşimin güvenliğini sağlayacak şekilde belirlenen yeni alanlara transfer edilmelidir.

Bu amaçla, kentsel dönüşüm yapılırken, bina bazlı değil bölge bazlı adımlar atılmalıdır. Bölgesel planlamalarda bu tarz iş yerleri için de alanlar ayrılmalıdır. Kentsel dönüşüme dahil olan binalardaki mülk sahiplerine, birebir aynı parselde değil ama toplulaştırma sonrasında yakın noktalardaki binalardan yer verilmelidir.

Bir bölgede 150 apartmandan toplam 3 bin konut kentsel dönüşüne girdi diyelim. Yeniden 150 bina yapmaya gerek yok artık. O bölgeyi altyapısıyla beraber planlayıp, 3 bin hak sahibine inşa edilen 70 konutta aynı metrekare aynı cephe olacak şekilde daireleri verilip, kalan daireler de kentsel dönüşümün finansmanında kullanılabilir.

Bunu yaptığınız zaman gerçek kentsel dönüşümü yaparsınız. Eminim buna benzer modeller tartışılmıştır ve mülkiyet hakkı başta olmak üzere hukuki engellere takılmıştır. Ancak bu tarz toplumsal fayda gereği yapılan projeleri bireylerin inisiyafine de bırakamayız.

İşte burada kentsel risk yönetimine kentte yaşayanları da dahil etmemiz ve örgütlü toplum olmamızın önemi ortaya çıkıyor.