Bazı dağlar vardır, yüksekliğinden önce soğuklarıyla konuşur. Zirveleri bulutlara değil, sessizliğe gömülüdür. Buzdan dağlardır bunlar, sadece doğanın değil; varoluşun da birer imgesidir. Serttirler, kabukları kalındır, ulaşılmaz görünürler. Ama asıl mesele, onların soğuğunda değil, derinlerindeki sırlardadır.
Okyanusun ortasında süzülen bir buzdağı gördünüz mü hiç? Parlak beyazlığıyla, devasa ama sessiz bir heykel gibi durur. Gözlerimizi büyüleyen kısmı, suyun üstündeki o %10’luk tepedir. Oysaki görünenin altında muazzam bir ağırlık ve bilinmez yatar. Ne gariptir ki, insan da tıpkı buzdağına benzer. Dışı yalın, içi derin… Yüzeyin ötesine geçmek için, sabırla, merakla, yargısızca yaklaşmak gerekir. Her birimizin iç dünyası, kendine özgü bir evrendir. Ve hiçbir evren, dışarıdan bakılarak tam olarak kavranamaz. Ancak kendine cesurca yaklaşanlar, bu dağların içinde gizlenmiş cevherleri keşfedebilir.
Biz, çoğu zaman birbirimizin sadece yüzeyini görürüz. Giydiği kıyafeti, attığı bir bakışı, söylediği birkaç kelimeyi… Kararlarımızı da bu sınırlı izlenimlerle veririz. Kimilerinin gözyaşları buz gibi soğuktur, çünkü alışmışlardır içlerini gizlemeye. Kimileriyse sürekli gülümser, çünkü gülümsemenin ardında sakladıkları fırtınalara kimse dayanamaz. Yargılarımız yüzeyde gezinirken, yetenekler, ünvanlar, başarılar parıldar. Ama derinlerde kalan acılar, dillendirilmeyen hayaller, pişmanlıklar, kırılmış çocukluklar sessizce bekler.
İnsan ruhu, sayısız katmandan oluşur. Her yaşanmışlık, her yara bir tabaka oluşturur o suyun altındaki kütlede. Her tabaka, kişinin kim olduğunu belirler. Fakat bu katmanlar gözden uzaktır; görülmez, anlaşılmaz ve çoğu zaman da yok sayılır. Belki de en büyük yanılgımız; sandığımız kadar iyi tanımadığımız insanlara dair kesin yargılara varmaktır. Oysa o sessiz insan, konuşmayı unutturacak kadar güzel bir hikaye taşıyabilir içinde. Hatta o hep neşeli görünen dostumuz da, geceleri gözyaşlarını yastığına emanet ediyor olabilir.
İnsanın iç donanımı, sadece bilgiden ya da yetenekten ibaret değildir; o aynı zamanda sabır, sezgi, anlam arayışı ve çözülmemiş sorularla yoğrulmuş bir varlık katmanıdır. Buzdan dağlara tırmanırken de insan, kendi iç iklimini yönetmeyi öğrenir. Dışarısı ne kadar soğuksa, içerisi o kadar sıcak olmalıdır. Buz gibi suskunluklar karşısında titremeyen bir yürek gerekir; iç ısıyı dışa taşıyabilecek bir irade gerekir. Kimi zaman hayat, önümüze buzdan duvarlar örer; ama her duvar, içsel bir geçidi bekler. Anahtar bizde saklıdır.
Bazı dağlar, sadece yer kürenin değil; kaderin haritasında yükselir. Zirveleri karla değil; suskunlukla örtülüdür. Bu heybetli dağlar, sükunet içerisindedir. Çünkü sükunet derinliğin de habercisidir. İşte bu derinliktir ki, hakikatin mahremidir. Kişinin içindeki bu derinliğe ermek, onu gerçek anlamda marifetle görmekle olur. Her insan, kendi içinde böyle bir dağ taşır; kimisi adına ‘gönül’ der, kimisi ‘kader’, kimisi de sadece sessizce ‘ben’ diye fısıldar. Gönül, yaradanın nazar kıldığı en kıymetli mekandır. Ama kapısı öyle kolayca açılmaz. Yıllar boyu toplanan birikimler, kırıklar, vuslatsız bekleyişler, kelimesiz dualar, birer birer bu gönül dağının eteklerine farklı sınavlar ekler.
İnsan ve buzdan dağlar… Her ikisi de dışarıdan soğuk, içten karmaşıktır. Ama bir dağa tırmanan her insan, aslında kendine inmektedir. Korkularını, zaaflarını, dayanıklılığını tartmaktadır. Zirveye varmak değil, tırmanışın kendisi insana aittir. Ve her adım, insanı biraz daha şekillendirir. İnsanoğlu, sadece et ve kemikten ibaret değildir; o, sırlar taşıyan bir varlıktır. Kalp ise merkezidir. Nefsin cilvesiyle şekillenen dış görünüş, gerçeğin üzerini örter. İşte bu yüzden, görünene değil, diplerde gizli olana dikkat kesilmek gerekir. Çünkü arif olan bilir ki, gerçek vuslat, batını çözebilmekle mümkündür. Bunun yolu da tefekkürden, murakabeden ve kalp tasfiyesinden geçer.
O yüzden insanları yargılamadan önce, onların içine bakmak gerek. Bu da zahmet ister, sabır ister. Kalbi kalp ile tanımak, gözle değil gönülle görmek ister. Çünkü hakikat, görünende değil; gizlenendedir. Ve bazen, bir insanın susuşu, bin kelimeden daha çok hakikati fısıldar. Konuşmayan ama anlatan, susan ama duyan bir gönül halidir bu. Gönül, dışı buz gibi görünen dağların içindeki yanan kandildir. Buzdan dağlar, aynı zamanda bir arınma yolculuğudur. Kendi içine yürüyen her insan, benliğine temas ettikçe, geçmişin karları, utançların kırağısı, terk edilmişliklerin ayazı çözülmeye başlar. Buzlar eridikçe, altından su doğar, yani hayat. Gönül ne zaman gerçekten ağlarsa, orada yeni bir bahar başlar. Her insan, içinde bir dağ taşır; ama bazıları o dağın mağarasına inmeden yaşlanır, bazıları ise oradan su çıkarıp aleme can olur.
Bu yüzden insan, önce kendi buzlarını eritmelidir. Ancak o zaman gönül alemine ulaşır. Gönül, anahtarı aşk olan bir kilittir. Aşkla çalınmayan kapı, açılmaz. Bu yüzden içimizdeki dağlara yürürken, elimize aldığımız ilk şey anahtar değil, niyettir. Niyet, yönü belirler; yön, kapıyı getirir. İnsanın içindeki bu dönüşüm, dış dünyaya da yansır. Daha derinden gören gözlerle bakmaya başlarız hayata. İnsanlara, olaylara, kelimelere… Yargılayan değil anlayan, kıran değil onaran, acele eden değil bekleyen bir hal alırız. Çünkü artık buzdan dağların içini tanımışızdır. Ve biliriz; Her soğuk davranış, belki de içi titreten bir yalnızlıktan geliyordur. Her suskunluk, bir çığlığın buz tutmuş halidir. İnsan, iç dünyasında ne kadar yol alırsa, dış dünyaya o kadar derin bir pencereden bakar.
İnsanın en büyük marifeti bilgisi değil, gönül ferasetidir. Görmek, sadece gözle değil, gönülle olur. Gönül gözüyle bakan, başkasının içindeki sırları da fark eder. Ve sonunda, içimizde sakladığımız hazine kendini ifşa eder: Merhamet, sabır, aşk, bağışlayıcılık, tevekkül…
“Sen dışını güzelleştirmekle meşgulsün, oysa asıl iş içindedir. Çünkü su testisi içindekini sızdırır.” - Mevlana