Son yıllarda toplumsal cinsiyet eşitliği söyleminin yerini giderek daha yüksek sesle dillendirilen “aile” vurgusu alıyor. “Kadın” kelimesinin yerine “anne”, “eş”, “ailenin temel taşı” gibi tanımlar öne sürülüyor. Bu değişim yalnızca söylem düzeyinde kalmıyor; hukukta, eğitimde, sosyal politikada ve medyada da ciddi bir yön değişikliği yaşanıyor.

Toplumsal cinsiyet eşitliği, kadın ve erkeklerin yaşamın her alanında eşit hak ve özgürlüklere sahip olması ilkesine dayanır. Bu ilke, kadını birey olarak tanımlar; karar alma süreçlerine katılan, kendi hayatı üzerinde söz sahibi bir özne olarak kabul eder. Oysa “aile” vurgusu çoğu zaman bu bireyliği örter; kadını yalnızca anne, eş ya da bakım veren olarak tanımlar.

Bu dönüşüm bilinçli bir tercihi ve politik yönelimi yansıtır. Kadını kamu alanından çekerek özel alana sıkıştırmak; onu iş gücünden, karar mekanizmalarından, sokaktan ve siyasetten uzak tutmak için kullanılan en eski yöntemlerden biridir. Aile söylemiyle parlatılan bu yöntem bugün, toplumsal cinsiyet eşitliğinin yerini alacak şekilde yeniden sahneye sürülmektedir.

Kadınların yaşam hakkı, istihdamda eşitliği, eğitimde fırsat eşitliği ve şiddetten korunma hakkı; artık “ailenin bütünlüğü” ile ölçülür hale getiriliyor. Birçok yasa ve düzenleme, artık bireyi değil aileyi merkeze koyuyor. Örneğin, boşanma süreçlerinde kadın ve çocukların korunmasından ziyade, ailenin dağılmaması için arabuluculuk gibi “uzlaştırıcı” yöntemler öneriliyor.

Kadına yönelik şiddet olaylarında bile mağdurun hakları değil, ailenin bekası önceleniyor. Böylece eşitlik ilkesi törpüleniyor, hak talepleri ise “aile düşmanı” gibi yaftalanıyor.

Aile söylemiyle parlatılan bu politika değişikliği kadınları yeniden bağımlı kılıyor. Ekonomik özgürlüğünü kazanan, eğitimle güçlenen ve kendini ifade eden kadının yerini; evde, aile içinde görünmez emek üreten ve kamusal alandan çekilen kadınlar alıyor. Şiddete karşı çıkamayan, boşanmaktan korkan, kendi hayatı üzerinde karar veremeyen milyonlarca kadın bu söylemin gölgesinde yaşamaya mahkûm ediliyor.

Elbette aile kavramı tek başına sorunlu değildir. Ancak ailenin içine yerleştirilen ataerkil yapı, eşitliği dışlayan ve kadını tahakküm altına alan biçimiyle sorunludur. Gerçekten eşitlikçi bir toplum istiyorsak, birey haklarını aile yapısına feda etmemeliyiz. Aile içinde de, dışında da her birey; cinsiyeti, yaşı ya da statüsü ne olursa olsun eşit haklara sahip olmalıdır.

Eşitlikten vazgeçip aile kavramına yelken açmak, toplumu korumak değil; onu yeniden hiyerarşik, cinsiyetçi ve baskıcı kalıplara hapsetmektir. Aile ancak eşit bireylerin bir araya geldiği bir yapı olduğunda güçlenir. Aksi halde “aile” söylemi, eşitlik mücadelesinin üstüne örtülen sessiz bir kefene dönüşür.