Daha hayata gözümüzü açtığımız an bir yerden sızar gelir. Zaten vardı da diyemezsin yok da… Kaçmak istemezsin ama kalmak da kolay değildir. İz olur yayılır; dokunmadan bulaşır, konuşmadan anlatır. Kimde kaldıysa onun hikayesini taşır, kimle karşılaştıysa ona bir şeyler hatırlatır. Ne tamamen hoş, ne bütünüyle rahatsız edicidir. Seni yargılamaz, açıklamaz, savunmaz; sadece olduğu gibi ifşa eder. Bazen eser gelir bazen yel olur gider. Lakin hafızaya siner.
İnsan, çoğu zaman gördüğüne inanır. Oysa gönül sandığındaki hatıralar; en sarsıcı hakikatler koku ile pekişir. Koku görünmez olsa da yokluğu fark edilir. An gelir, gençliğinin bir bahçesine savurur, bazen de kaybettiğin bir yüzün ardından burnunu sızlatır. Koku, hafızanın mihenk taşı, hatıranın da en sadık muhafızıdır. Görmek seçicidir; bakarsın ama geçersin. Fiziksel kısıt olmadıkça; duymak ve dokunmak da iradeye bağlıdır. Kulağını kapatır duymazdan gelir, mesafeni koruyarak temastan kaçınabilirsin. Ama koku başkadır… İzin sormaz, kapıdan değil, bacadan girer. Seni hazırlıksız yakalar. Hiç ummadığın bir anda, hiç ummadığın bir yerden seni sen yapan bütün kırılma noktalarına çağırır.
Şehirlerin, evlerin, insanların, mevsimlerin hatta ahir zamanın bile kokusu olur. Bu minvalde koku bir kimliktir. Bir medeniyetin çöküşünü bazen tarih kitaplarından önce sokakların kokusu haber verir. İşte o histir ki koku; gönülde dillenir lakin kelimelere sığmaz. Koku, zamana meydan okur. Görüntüler solar, sesler boğulur; fakat tek bir koku, yıllar sonra bile aynı yerden vurur insanı. Annenin yün hırkası, babanın traş losyonu, eski mahalle fırınından geçerken içe işleyen o taze ekmek kokusu ya da bayram sabahının kolonya serinliği… Bunlar yalnızca anı değildir; bunlar kimliğin ham maddesidir. İnsan kim olduğunu çoğu zaman kokularda bulur. Bazı sabahlar vardır, henüz gün başlamadan insanın içine yerleşir. Vapurun güvertesinde elde tutulan simit, rüzgarla karışır ve bünyeye gelen o tanıdık iz, insanı fark ettirmeden başka bir zamana bağlar. Tanış kokular, adımı yavaşlatır, insanı olduğundan başka bir yere çağırır. Bir an için çocukluğun sabahlarına düşer insan; acele edilmeden yenilen kahvaltılara, masanın başında uzayan sohbetlere… Burada lezzet sadece damakta kalmaz; hafızaya siner. Çünkü bazı tatlar sadece damakta değil, hatıralarda kalır. Kimi zaman bir zerre koku, geçmişin bütün sıcaklığını taşır; insan, o tanıdık iz sayesinde hem bulunduğu yerde kalır hem de çoktan geride sandığı bir ana döner.
Koku hasreti simgeler. Bazı yokluklar kelimeyle avunmadığı gibi; mesafe de sesle kapanmaz. O zaman insan elini uzatıverir. Ama dokunmak için değil, içine çekmek için. Evladın gömleği bu yüzden saklanır; ananın o tanıdık sıcaklığını taşıyan nesneler bu yüzden atılamaz; bebeğin cibinliği bu yüzden eskise bile yerinden kaldırılmaz. Çünkü hasret bazen burundan geçer. İnsan özlediğini bağrına basamaz ama kokusunu içine alabilir. “İçime sokasım geliyor” derken kastedilen de budur belki… bütünüyle kavuşamamanın verdiği acıyı, ondan kalan iz ile hafifletmek. Koku burada bir teselli olur; yokluk inkar edilmez lakin onu katlanılabilir kılar. Bu minvalde koku bir ‘emanet’tir. Mesele sahip olamadığını hoyratça tüketmeden, geride kalanı incitmeden sevebilmekten geçer. Koku, sevginin hatırlanan halidir; sarılamadığını sarar, söyleyemediğini söyler, kavuşamadığını bir nebze olsun yakın eder.
Koku, ahlakla da ilgilidir. Çünkü samimiyet kokar. İçi başka, dışı başka olanın kokusu bozulur. Ne kadar gizlemeye çalışırsa çalışsın, insan kendini ele verir. Bu yüzden “Falancanın kokusu çıktı” derken sadece mecaz yapılmaz. İnsanın kendine ait bir kokusu vardır; ama bu, şişelerde satılanlardan değildir. Bu, yaşanmışlığın kokusudur. Sevinçlerin, korkuların, vazgeçişlerin ve dirençlerin harmanıdır. O yüzden bazı insanlar seni yormaz; yanında susmak bile memnuniyet vesilesidir. Bazıları ise tek kelime etmeden bütün enerjini emer. Çünkü insan da koku salar; farkında olmadan, istemeden. Aşk bile kokuyla başlar çoğu zaman. Bir insanı ilk anda çekici kılan yüzü değildir; onun sende bıraktığı tanımsız histir. O his, çoğu zaman bir kokudur. Ve aşk bitse bile, koku kalır. Unuttuğunu sandığın biri, bir gün sokak köşesinde, otobüste, rüzgarın taşıdığı tanıdık bir esintiyle yeniden karşına çıkar. Bazı vedalar dilde biter ama burunda sürer. İşte o an bazı bağların hiç kopmadığını anlarız.
Koku sezginin dilidir ve bu yüzden yön çizer. İnsanın gönlünü nereye çevirmesi gerektiğini fısıldar. Bazı yollar daha başında rahatsız ederken; bazı insanlar da ilk karşılaşmada içimizi açar. Bu durum açıklanmaya ihtiyaç duymaz, çünkü aklın dışında duyusal bir bilgidir. Kötü niyet buruna kötü kokular çağrıştırır. İnsan bunu fark etmese de hisseder. Kötülük her zaman gelişini haykırmaz. Aksine çoğu zaman sessiz, düzgün, hatta naziktir. Ama meçhulden sızan bir rahatsızlık vardır. Huzursuzluk yaratan bu durum kelimelerde değildir, bakışlarda bile olmayabilir; ama varlıkta vardır. Çünkü niyet saklanamaz; şekil değiştirir ama iz bırakmadan geçmez. Koku, o izin adıdır. Bu yüzden bazı şeyleri “içime sinmedi” diye tarif ederiz. Sinmek de, sindirmek de bedensel kelimeler olsa da koku devreye girdiğinde; hakikatle kurulan ilişki zihinle beslenir. Lezzeti bile koku tanımlar. Tadın kendisi, ancak koku eşlik ettiğinde anlam kazanır. Burnu kapalı bir insan ne yediğini ayırt edemez. Hayat da böyledir. Kokusu kaybolan şeyin lezzeti de silinir. Anlam dediğimiz şey, çoğu zaman kokuyla taşınır.
İnsan bazen kendini toparlamak için kelimeye değil, kokuya ihtiyaç duyar. Bir kitap sayfasının kokusu, yağmurdan sonra toprağın kokusu, eski bir sandığın içinden yükselen naftalinli geçmiş… Bunlar terapi olmasa da hakikati temsil eder. Her şey geçer ama iz kalır. İnsan bazen günün bittiğini saate bakmak yerine, yatağın kokusundan anlar. Günün ağırlığı omuzlardan çekildiğinde, ışık sustuğunda ve beşer alem nihayet geri çekildiğinde, o tanıdık koku yayılır odaya. Uyku, kendini sesle değil, kokuyla haber verir. Yatağın uyku kokusu vardır; güvenin, bırakmanın, kontrolü gevşetmenin kokusu. İnsan o an fark etmeden teslim olur. Huzur da böyledir. Huzur çoğu zaman anne kokar. Bu, sadece bir bedene ait değildir; korunmuşluğun, yargılanmadan durabilmenin kokusudur. İnsan, dünyada ilk kez güvende olduğu yeri koku ile öğrenir. Sonra ömrü boyunca, farkında olmadan o kokunun izini sürer. Haneler kurar, ilişkiler seçer, yollar belirler ama aslında yaptığı şey hep aynıdır; ilk huzurun kokusuna benzeyen kurabiye tadında bir yere varmaya çalışmak.
Koku hafızadır, hatırlatır. Ama bu hatırlama bilinçli değildir. Bir an gelir, bir esintiyle zaman yarılır. Unuttuğunu sandığın bir duygu, bütün ağırlığıyla geri döner. Bu, hafızanın en saf halidir. Çünkü seçmez, işine geleni çağırmaz, ne varsa getirir. Ve iz ne ise bir anda beliriverir. Kokular tanışıklık ister. Tanıdık olmayan, insanı huzursuz eder. İnsan, çoğu zaman kötü olduğu için değil, yabancı olduğu için reddeder. Tanımadığı şeyden irkilir. Bilmediği kokuyu rahatsız edici ilan eder. Oysa o koku, kendi dünyasında bir savunma, hayatta kalma biçimidir. İnsan herşeyi görerek öğrenmez. Hatta bazen görmek, öğrenmenin önüne geçer. Asıl öğrenilenler, kapıyı çalmadan, kendini tanıtmadan, bir iz bırakarak yerleşir insanın içine. Koku böyle bir bilgidir. Öğretilmez, anlatılmaz, tarif edilmez. Ama bir kere geldi mi, artık senden bir parça olur. İnsan, farkında olmadan kokularla büyür, kokularla yaşlanır ve çoğu zaman yine kokularla eksilir.
Bazı mekanlar vardır; içine girince insanın omuzları düşer. Sebebini anlatamazsın. Duvarlar yeni boyalıdır, eşyalar yerli yerindedir ama yine de bir ağırlık çöker. Çünkü orada birikmiş şeyler vardır. Öfkenin, ihmalin, yalanın tortusu kalmıştır bir yerlerde. Bazı haneler bu yüzden ferahlatır; bazıları ise daha kapıdan içeri adım atmadan yorar. Çünkü koku, mekanın da hafızasıdır.
İnsan gerçek yüzünü saklayabilir, sözünü eğip bükebilir, geçmişini yeniden yazabilir. Ancak özünden yayılan o ince iz, hep oradadır. Bazı insanlar ne kadar konuşursa konuşsun seni ikna edemez; bazıları ise tek kelime etmeden güven verir. Bu bir hitabet meselesi değil, bir hal meselesidir. Hal bile kokuyla anlaşılır, hatta sözden önce gelir. Bazı insanların yanında zaman yavaşlar, acele dağılır, gürültü diner. Bu insanlar çok şey bilmez belki, çok şey anlatmaz. Ama onların bir kokusu vardır; güvenin, kabullenişin, teslimiyetin kokusu. Bu teslimiyet bir vazgeçiş değildir; bilakis, gereksiz yükleri bırakmış olmanın hafifliğidir.
Koku, insanın dünyayla vedalaşma biçimini de belirler. Ardında ne bıraktığın, nasıl hatırlandığın, hangi duyguyla anıldığın… Bunların hepsi bir kokuda toplanır. Bazı insanlar gider ama arkalarında huzur kalır. Bazıları ise giderken küfeyi bırakır. Ölüm bile kokuyu susturamaz. Çünkü koku, maddeden değil, hayattan beslenir. Koku, daha sen farkına varmadan senden çıkmış olur ve artık senden çok, senden sonrasına aittir. Ardında neyin kokusunu bırakacağını düşünmek gerekir. Sözlerden, davranışlardan öte hatıranın kokusunu… Yol dediğimiz şey de biraz budur.
“Geçmişten hiçbir şey kalmadığında, insanlar öldüğünde, eşyalar yok olduğunda; daha kırılgan ama daha canlı, daha maddesiz ama daha kalıcı ve daha sadık olan koku ve tat, geriye kalan her şeyin yıkıntıları üzerinde, neredeyse hissedilmez damlacıklarıyla hafızanın muazzam yapısını taşımaya devam eder.” – Proust