Yediğimiz portakala sadece bir narenciye meyvesi olarak bakmayın... Cumhuriyetin kurulmasından sonra o portakal bir fabrikanın temelinin atılması ve faaliyete geçmesin de altın ve dövizden daha etkin rol aldı...
Bu portakallar, 1930'lu yıllarda İtalya’dan getirildi. Adana başta olmak üzere Mersin, Antalya ve Ege’nin bazı bölgelerinde aşılandı... Buraya kadar sorun yok. Alt meyve diyebilirsiniz. Ama bu meyvenin neler yaptığına bir bakalım.
İskenderun Demir Çelik fabrikası, Nazilli Basma fabrikası, Kayseri Sümerbank tekstil fabrikası,
Şişecam fabrikası, Aliağa rafinerisi… Ve daha birçok fabrika Ruslar tarafından yapıldı!. Parası da portakal ile ödendi..
Türk sanayisinin omurgasını oluşturan bu hayati tesisler sayesinde, hem on binlerce insanımız iş imkanı buldu, hem de Türkiye milyarlarca dolarlık ithalattan kurtuldu, dışarıya bağımlılığı azaltıldı.
Bunların karşılığında bir lira bile ödemedik… Hepsinin parası, sebzeyle meyveyle narenciyeyle ödendi.
Tıpkı! Aynı yıllarda çay bitkisinin Rize’ye getirtilip ekildiği gibi..!
Tıpkı! 1927’de çıkartılan yasa ile;
“Fındık fidesinin” ihracatının yasaklanıp, Ordu ve Giresun’un fındık yetiştiren il olarak kabul edilmesi, devamında fındık kongresinin toplanması gibi..!
O portakal çok önemli.
Yıllardır Türkiye’nin kalkınmasında etkili oldu bu ürünler.. Hatta 1980 öncesinde Çubuk ilçesinde bulunan mezbahadan da hafta bir iki kargo uçağı ile Suudi Arabistan’a karkas et ihraç ediyorduk…
Narenciye de , fındıkta, zeytin de çay da hayvancılıkta hem üretimimiz hem ihracatımız ciddi rakamlarda idi…
Şimdi bunların hepsini unuttuk.. O fabrikalar ya satıldı ya kapandı.. Tarım ürünü ihraç eden ülke konumundan çıktı şimdi maalesef ithal eder konuma geldik… Yükselen maliyetler, para etmeyen ürünler nedeniyle köyden kente yoğunlaşan göçler, uygulanan yanlış politikalar bizleri bu noktaya getirdi… Şimdi varsa yoksa bir savunma sanayinin ihracatıyla övünüyoruz…