Hiç şüpheniz olmasın;
Bir insan bir konuda ne kadar keskin, ne kadar radikal, ne kadar uzlaşmaz ise aynı düşüncelerin tam tersini savunmakta, karşı tarafa geçmekte de o kadar süratli davranır.
Özellikle de siyaset alanlarında, inanç alanlarında…
Üşenmeyin, böylesi keskin insanları gözlem altına alın.
Hatta biraz ileri gidin, bu gözlemi kendinize de yöneltin.
Sivri, radikal taraflarınızı düşünün..
Onlara niçin bu kadar sıkı sıkıya bağlı kaldığınızı düşünün…
Bir şeyin; bir siyasi görüşün, bir dini inancın, mezhebin, her neyse böyle bir durumun niçin fanatiği olduğunuzun, karşı taraftaki neyin çok kötü olup da sizin tarafın nesinin çok iyi olduğunu bir terazileyin:
Uğruna özgürlüğünüzü, canınızı feda edip etmeyeceğinize değer mi diye düşünün.
Bakın, daha iyi anlaşılması için size bir örnek vereyim:
Kimden mi?
Kendimden…
Ben bir Fenerbahçe taraftarıyım..
Hem de radikal! İleri düzeyde! Hastalık noktasında!...
Galatasaraylılar çok kötü insanlar mı?
Beşiktaşlılar hain mi?
Anadolu takımlarına gönül verenler akılsız mı?
Aslında birbirimizden gram farkımız yok..
Babam, ağabeyim, bir Beşiktaşlı olarak veda ettiler bu hayata.
Ömrümün en az 40 yılın geçirdiğim TRT’de; en sevdiğim, saygı duyduğum arkadaşlarım Galatasaraylıydı…
Zaman zaman düşündüğümde bu keskinliğimi ciddi ciddi sorguluyorum.
Ve mümkün olan en kısa süre içinde bu radikalliğimi törpülüyorum.
Şöyle ciddi bir akıl yürütecek olursanız; radikalliğin arkasında öz güven eksikliğinin, şüphenin, “acaba”ların yattığını görürsünüz.
Lütfen bu anlatmaya çalıştığımı futbolla sınırlı olarak anlamayın.
Futbolu kullanarak kaçamak yapıyorum aslında.
Bu günlerde örnekleri futboldan vererek, muhtemel tehlikeleri bertaraf etmeye çalışıyorum.
Hayatın birçok alanında, özellikle de siyaset alanında da durumun bundan farkı yok…
Bir siyasi partinin en radikal savunucularının, kısa bir süre sonra karşı cephede yer aldığını, karşı saflarda mücadele ettiğini görmeye o kadar alıştık ki..
Sakın yanlış anlamayın!
Ben ‘keskinliğin’ tutarsızlığından söz ediyorum.
Yoksa sırf para için, makam, mevki için davasını satan karaktersizleri, yazımın içinde konu etmeyi bile ar meselesi sayarım.
Zerre kadar güvenmem; bu, üzerinde fiyat etiketi olanlara..
Yine, bir siyasi hareketin içine sokulmuş ‘Truva atları’, muhbirler de var elbette… Onlar da tahrip kalıplarını yerleştirirler, sonra da evlerine geri dönerler.
Tabi bir de “batan gemiyi önce fareler terk edermiş” meselesi var…
İçinde bulunduğu siyasi hareketin gidişatını önceden kestirip: “artık buradan bana ekmek yok, bir an evvel tası tarağı toplayıp yeni adresime taşınayım” diyenler var..
İnsanların özgür iradelerine, seçimlerine müdahale edecek gücümüz ve haddimiz yok elbette…
Ama onlarla ilgili düşüncelerimiz, kafamızda oturttuğumuz bir sandalye var tabii..
Hakkını yemeyelim:
Davasına hakikaten inanıp, iyi niyetle, samimiyetle çalışan, savaşan, mücadele eden insanların da zaman zaman adres değiştirdiklerini görüyoruz..
Orada bambaşka bir durum, koskoca bir hayal kırıklığı var.
Çünkü orada döneklik yapan siyasetçi değil, davasına inandığı siyasi hareket…
Yani, sizin fikirleriniz de santim bir sapma olmamıştır ama partinizin, liderinizin başlangıçta size sunduğu ideal ortadan kalkmıştır.
Onun sizi kullanarak kendine ikbal sağladığını görmüşsünüzdür.
Hatta “liderim” diye bağrınıza bastığınız kişi, gidip karşı takımın forvetinde görev almıştır…
İşin en kötüsü de ne biliyor musunuz?
Deminden beri verdiğim bu örneklerin hepsi, kısa bir süre içinde ülkemizde cereyan etti…
Bin yıllık Devlet geleneği diyoruz, demokrasi diyoruz, hukuk diyoruz en önemlisi de “AHLAK” diyoruz..
Hayır! Ne yazık ki “AHLAK” diyemiyoruz…
Boş verin şimdi futbolcuları, futbol takımlarını,
Boş verin siyasetçileri, siyasi partileri…
Siz tutarlı olun, siz keskinliği bırakın, siz ahlaklı olun..
Bir şeyleri düzeltmek, temizlemek mi istiyorsunuz?
Kendi kapınızın önünden başlayın..
Unutmayın!
Hiçbir şey bugünden yarına düzelmez!
Ama bir yerden başlamak lazım…