Önce eksiklik gibi hissedilir; insan neyi kaybettiğini bilmeden bazı şeylerin yerinde olmadığını anlar. Ne tamamen yoksunluk; ne de sahip olmaktır yaşanan… Bu daha çok, insanın kendinden geri çekilip başka bir hakikate doğru incelmesidir. Herkesin dilinde dolaşır ama herkesin yüreğine uğramaz. Önce bir boşluk gibi durur, sonra o boşluğun aslında neyle dolu olduğunu sordurur insana.
Adım atmak isterken duraksatan, dururken içten içe yürüten bir haldir bu. Yaklaştıkça insanı kendinden eksiltir, eksildikçe başka bir bütünlüğe hazırlar. Yol boyu insanı ezer; lakin bu sayede gönüldeki eşiği görünür kılar. Kimi onu aradığını sanır, kimi ondan kaçtığını… Oysa o, bulunmak için değil, dönüşmek için bekler.
İnsan, daha ilk nefesinde, nereden geldiğini bilmeden bir uzaklığın içine düşer. İlk çığlık birine kavuşma, diğerine ayrılık nidası olarak yankılanır. Gözünü dünyaya açan, kendini tamamlanmış hissettiği bir ana uyanmamıştır. Bu başlangıçla hayat, kesintisiz bir vuslat arayışına dönüşür. Kimi bunu aşk sanır, kimi başarı, kimi iktidar, kimi bilgi… Oysa vuslat, özüne vasıl olmanın ve hatırlamanın temelini temsil eder.
Sadece kavuşma demek yeterli olmaz. Vuslat, uzun bir ayrılığın, sebatla örülmüş bir bekleyişin ve çileyle taşınmış bir acının meyvesidir. Kolay olanın adı vuslat olmaz. Çabuk elde edilen sözde kazanım da gönüle yerleşmediği gibi; insanı dönüştürmez. Oysa vuslat, geldiğinde kişinin önce sesini sonra yönünü değiştirir. Gözlerindeki parıltıdan öte, bakışı yeniler.
Gün, milyarı aşan suretiyle vuslatı unutulur kılmıştır. Her bilgi bir tık ötede, her yüz birkaç kaydırma mesafesinde, her söz mesafesizce erişime açık... Zira bunca hız ve teknolojiye karşın vuslat; yavaşlığın çocuğudur. Beklemeden doğmaz, yanmadan olgunlaşmaz. Bu minvalde sır nasıl suyun üstünden öte derinliğinde ise; gönüldeki anlam da ancak derine inene kendini açar. Sonuç sanarız oysaki süreçtir. Yolun sonunda verilen bir ödül gibi görünse de yolun kendisine dairdir. Zira arayan, çoğu zaman bulduğunu zannettiği anda kaybeder. Bulamadığını sandığı anda ise, belki sadece bir adım ötededir. Çünkü vuslatın ölçülebilir bir mesafesi yoktur. İki insan yan yana dururken dahi binlerce fersah uzakta olabilir; biri öteki dünyada, diğeri kendine kalan karanlığında… Aynı şekilde, iki varlık arasında hiçbir fiziksel temas yokken, gönülden öyle bir yakınlık kurulabilir ki, buna da ne yol dayanır ne menzil.
Aşk, vuslatın tarifindeki yüzlerden başlıcasıdır. Çoğu insan aşkı, kavuşmak zanneder. Oysa aşk, çoğu zaman kavuşamamayı göze almaktır. Mesele sevenin, sevdiğine ulaşmasında değildir, çünkü hakkıyla sevenin asıl derdi karşısındakine layık olmaktır. Vuslat, iki bedenden öte, iki halin örtüşmesidir. Hal örtüşmediğinde, bedenlerin buluşması yalnızca temas olur. Bu yüzden nice birliktelikler uzun ayrılıklar; nice yalnızlıklar ise, bir ismi anınca dolan gönül kavuşmalarıdır. Rızanın olmadığı yerde vuslat aranmaz; seven, karşılık bulmadığı yerde durmayı da sever.
İnsan bazen gecenin en karanlık anında, herkes uyurken, kendisiyle baş başa kaldığında hisseder vuslatı. Sözün bittiği yerde… Bir duanın demindeki, o kısa boşlukta… Kişinin eksik olduğunu kabul ettiği noktada vuslat başlar. Kendini yeterli sanan, vuslata kapalıdır. ‘Ben’ dedikçe uzaklaşılır; ‘hiç’ dedikçe yaklaşılır. Çoğu vakit bakış yanlış yerlere düşer; göğe çevrilir, yere yönelir, başkalarının gözlerinde aranır. Lakin vuslat, dönüp içeri bakmayı gerektirir. Yolun çetin olma sebebi de budur çünkü insan, kendisiyle karşılaşmaktan ziyadesiyle korkar. Kendi kusurunu, karanlığını, eksikliğini görmekten imtina eder. Vuslat ise bu benlik dehlizinin içinden geçerek gelir. Velhasıl karanlığı inkar eden de ışığı tanıyamaz.
Zaman, vuslatın sadık imtihanı; sabır da vuslatın dilidir. Sabırla yoğrulmamış bir arzu, vuslat doğurmaz; yalnızca tüketir. Beklemek, gerekir. Beklerken insan değişir; değişirken yaklaşır. Yaklaşmak, varmak olmasa da varmanın şartıdır. Burada dönüşüm, vuslat kapısının tokmağıdır; ancak kapı, teslimiyetle aralanır.
Vuslat, bir son değil; kesintisiz bir seyrin başka bir merhalesidir. Bu alem, vuslat vaadiyle insanı yola çıkarır; ama asıl kavuşmayı başka bir ufka saklar. Görünen her kavuşma, görünmeyene açılan bir hatırlatmadır. Bu yüzden ayrılık da, ölüm de nihayet sayılmaz; yalnızca perdenin incelmesidir. Burada yaşanan her yakınlık, gönülde zuhur eden her kavuşma, o mutlak bütünlüğün farklı bir tecellisidir.
Bazen vuslat, bir sözcükte saklanır. Bir cümleye rast gelirsin ve gönülde bir şey yerine oturur. Uzun zamandır aradığın sorunun cevabı olmasa da aramanın nedenini hatırlarsın. İşte o an, anlamla karşılaşırsın. Anlam, vuslatın aklı; aşk, kalbi; sabır, bedeni olur. Vuslat, sahip olmakla değil; ait olmakla ilgilidir. Birine, bir fikre, bir duyguya ait hissetmek… Sahip olma isteği tüketir, ait olma hali yaşatır; biri eksiltir, diğeri çoğaltır.
Kim olduğunu, nereden geldiğini, neye ait olduğunu hatırlamak değerlidir. Zira yolun sonunda, belki de hiçbir zaman gerçekten ayrı olmadığını idrak edersin. Çünkü ayrılık, bir vehimdir; vuslat ise hakikatin ta kendisi.
“Dinle neyden ki nasıl şikayet eder, ayrılıklardan nasıl hikaye eder.” - Mevlana