Hayat dediğimiz yürüyüşte elimizdeki bastonlar, sırtımızdaki yükler, ayağımızdaki ayakkabılar, hepsi birer araçtır. Ne var ki çoğu zaman, bu araçlara öyle sarılır, öyle tutunuruz ki, asıl varmak istediğimiz yeri unuturuz. Baston için yürür, yükü taşımak için yaşar, ayakkabıyı aşındırmamak için adım atmaktan çekinir hale geliriz. Oysa belleğin temeline yazmak gerekir; araç, amacın hizmetkarıdır.
İnsan dünyaya çıplak gelir. Ne bir kartviziti vardır, ne bir diplomayı sırtında taşır. Doğduğu günün temizliği, kaderinin en sahici giysisidir. Ve o andan itibaren başlar insan, kendi elleriyle inşa ettiği zincirleri takmaya. Çocuklukta gelir ilk soru; “Büyüyünce ne olacaksın?” - Cevaplar hazırdır: Doktor, mühendis, avukat, pilot… Entresandır, hiç kimse “mutlu bir insan olacağım”, “iyilik taşıyan bir yürek olacağım” demez. Bu da gösterir ki, alışkanlık ve kaygı tabanlı kurulu düzen, küçük yaşta araçları bizlere amaç sanrısıyla sunmuştur.
Gün, başarıyı ölçerken sadece elle tutulur, gözle görülür şeylere bakar. Kaç sertifikaya sahip olduğun, ne kadar para kazandığın, hangi ünvanla çağrıldığın… İnsanoğlu da, dünyaya tutunmak için türlü araçlar edinir… Bir ev inşa eder, bir makam kazanır, isim bırakmaya çalışır ardında. Oysa asıl unuttuğu şey, bütün bu koşturma sadece bir vasıtadır; yolun kendisi değil. Ne kadar mülkümüz olursa olsun, bir çınar gölgesinde içilen sade bir suyun huzuruna erişemeyebiliriz. Ne kadar yüksek mevkilerde bulunsak da, küçücük bir iyilikle ışıldayan gönlün sıcaklığını duymadan göçüp gidebiliriz. Çünkü eğer araç vasıfsızsa amaçlaşırsa bizi tüketir.
İnsan, çalışarak var eder kendini. Mavi yaka, sabahın ayazında kalkar; bedenini, terini ve emeğini sunar. Beyaz yaka, gün boyu ekran başında, kelimeler ve rakamlarla boğuşur; zihnini aşındırır. Ancak iş, kutsal dahi olsa yalnızca bir araçtır. Hayatın amacı, sabah gidip akşam dönülen ofisler, atölyeler veya şantiyeler değildir. Bir ömrü terfiye, bir hayatı prime adamak, yolculukta yıldızları unutup yalnızca tekerleğe bakmak gibidir. Gerçek kimlik, hangi işi yaptığımızda değil, neyi niçin yaptığımızda saklıdır. İş bizi beslemeli, ruhumuzu tutsak etmemelidir. Aksi halde, kalabalıklar arasında varlığımızı unutur, kendi içimizin yankısına bile sağır oluruz.
‘Meziyet’, faniye lütfedilen bir armağandır. Bir kimse yeteneğini, aşkını ve emeğini birleştirip yaptığı işi sevmeye başladığında, artık o iş onun hayatına sadece ekmek değil, mana da taşır. Araç ve amacın birlikte yürüdüğü o nadir denge, emeğin keyifle sunulduğu yerde belirir. Sabah dükkanını açan zanaatkardan gece yarısı beste yapan müzisyene kadar, iş gönül eseri olursa, insanın kalbine kök salar ve ömürlük bir niyete dönüşür. Ne var ki çoğu insan, yolda verilen bir molayı hedef sanır; çalışırken kaybolur, ilerlerken amacını unutur. Oysa çalışmak bir asadır. Aslolan, onunla varılacak yerdir: ‘Kendimiz’.
Nefes, koşturmaca süresince eksilirken, öz değerleri benlikte kırmadan, dökmeden taşıyabilmektir aslolan. Makam yükseldikçe cebe eklenen değildir mesele; gönüle hasıl olacak tevazudur. İnsan, işini severek yapmalı, ama işine tapmamalı. Emeğini kutsamalı, ama emeğini kimliğinin tamamı sanmamalı. Çünkü insan, sahip olduklarından ibaret değildir.
Para, doğru ellerde bir köprüdür; yanlış ellerde bir uçurum. Pul, iyi niyetin destekçisi olursa anlamlıdır; aksi halde insanı kendi etrafında döndüren bir zincirden ibarettir. Dirayet ise, bu geçici nimetlerin peşinde kaybolmadan, ayağını toprağa sağlam basabilmektir.
Servet, kudret, mevki, bunlar gönüle taht kurarsa; insan yavaş yavaş kendini yitirir. Oysa esas olan, dünya nimetlerini bir hizmet aracı bilmek, yoksulun elinden tutmak, mazlumun gözyaşını silmek, kırık kalplere merhem olmaktır. Zira yolun sonunda bize kalan, bir dua kadar yer kaplar. Ne kadar varlık biriktirirsek biriktirelim, ardından söylenen tek şey şudur “İyi bir insandı”.
Gerçek izler, taş binalarda, altın kasalarda değil; yetim bir çocuğun gülüşünde, evlatlarını yetiştiren annenin alın çizgilerinde, muhtacın “Allah razı olsun” duasında saklıdır. Dünyaya bırakılacak en kıymetli miras, iyi niyetle atılan küçük adımlardır. Bir kalbe dokunmak, bir cana şifa olmak, bir gözyaşını dindirmektir. Nice insanlar vardır ki, uzak bir köyün susuzluğunu giderir, unutulur adı, ama çeşmeden akan her damlada onun izleri yaşar. Nice insanlar vardır ki, bir yetimi okutmuştur, adı hatırlanmaz belki ama ilimle aydınlanan nesilde onun ruhu yankılanır.
Ne kadar hızlı koşarsak koşalım, varmak istediğimiz yer içimizdedir. Yolda kullandığımız arabalar, geçici konaklar, sahip olduğumuz eşyalar uçucudur. Asıl önemli olan, o yolculukta ne kadar insan kaldığımız, ne kadar güzel izler bıraktığımızdır. Araçlar gelir geçer, el değiştirir, kaybolur. Ama özümüzdeki iyilik, merhamet ve adalet duygusu, kalbimize işlediğimiz sevgi, sadakat ve doğruluk; işte bunlar, hiç eskimeyen, hiçbir zaman kaybolmayan gerçek hazinemizdir. Belki de bu yüzden hayat, bize her sabah sessizce şöyle seslenir “Ne için yürüyorsun?” ve “Yürürken kim oluyorsun?“.
Öyleyse çalışalım, kazanalım, üretelim, lakin unutmayalım; Dünya metaı, vasıtadır. Amaç, gönüllerde yer bulmaktır. Elde ettiklerimiz, biz yaşarken değil; bizden sonra başka nefeslerde ses bulduğunda kıymetlidir. Ömür, bir çırpıda geçen bir misafirliktir. Misafirliğimizin hatırası, ardımızda bıraktığımız iyilikler kadar kalıcıdır.
Mevlana ne güzel der:
“Bir tohum gibi öl ki, binlerce meyve veresin.”