Ne güzel bir evredir çocukluk. Saflığın ve naifliğin timsali, tertemiz duygularla bezenmiş bembeyaz bir sayfa gibidir. En heyecanlı anları barındırır, çünkü her şey yenidir. Keşfe açılan bir başlangıç kapısıdır. Ailemiz, mahallemiz, okulumuz, arkadaşlarımız, hepsi ilk mihenk taşlarımızın temelleri için kritik önem taşır.

Çocukluk, her insanın içinde saklı bir bahçe gibidir. Zamanla bu bahçe, yeni anılarla, sorumluluklarla ve zorunluluklarla kapanır; dalları kesilir, çiçekleri solar, yolları unutulur. Oysa çocukluk, insanın en gerçek hali, hayatın bizi yoğurduğu ilk şekildir. Ve bu şekil, zaman geçtikçe silikleşse de asla tamamen kaybolmaz.

“İçimizde bir çocuk vardır; büyümemiştir, sadece saklanmıştır.” – Nietzsche

Çocuk, dünyaya şaşkın gözlerle bakar. Henüz hiçbir şeyi ‘olağan’ saymaz. Bir kuşun uçuşu, rüzgarın esişi, suyun akışı… Her şey onda hayranlık uyandırır. Rüzgarın uğultusunu dinlerken büyülenir, karıncanın taşıdığı yükü izlerken hayrete düşer, yağmurda ıslanmayı ya da sokakta kirlenmeyi keyif sayar. 

Çocuk için zaman akmaz, genişler. Bir ağacın gölgesinde oturup saatlerce bulutları izleyebilir; geçmişin yükü ve geleceğin kaygısı yoktur. Bir öğleden sonra, tüm hayatı kapsayacak kadar uzun olabilir. Oysaki yetişkinlikte, alışkanlıkların ağırlığında ezilir. ‘Bunu zaten biliyorum’ diyerek geçiştiririz hayatı. Zaman, kendimizce hesaplanan, yönetilen ve tükenen bir kaynaktır. Çocukluk, henüz kuruntu, kaygı ve sorumluluk zincirinin ilk halkası boynumuza takılmadığı için, layıkıyla anı yaşamakken; yetişkinlik ise geleceğe ve geçmişe tutsak olduğumuz evreyi simgeler. 
“İnsan, çocuklukta olduğu kadar özgür bir daha asla olamaz.” der Dostoyevski. Belki de gerçek özgürlük, çocukluk zamanının sonsuzluğuna dönmeyi bilmektir.

Yaşadığımız hayat, çocukluğumuzun saf bilgisini unutturmaya meyillidir. ‘Gerçekçi ol’ telkinleriyle oyunlarımızı terk eder, düş kurmayı bırakır, her şeyi bir ‘fayda’ ölçüsüyle değerlendirmeye başlarız. 

Peki ne zaman çocukluğu geride bırakırız? Büyüdüğümüzde mi, yoksa büyümek zorunda bırakıldığımızda mı? Çocukluk, yalnızca bir yaş dönemi değil, bir bakış açısıdır aslında. Zamanla öğrendiklerimiz, bizi bildiklerimizin mahkûmu yapar. Bilmek, bazen kayıtsızlaştırır. Örneğin; bir yetişkin, gökyüzüne bakınca havanın durumunu değerlendirir, bir çocuk ise bulutları şekillere benzetir. Filhakika, dünyaya tekrar bir çocuğun gözleriyle baktığımızda, basit şeylerden keyif almayı da hatırlarız.

Düş kurmanın ‘hayalcilik’, oyun oynamanın ‘vakit kaybı’, hayret etmenin ‘saflık’ sayıldığı bir dünyada, otomatikleşmiş algı mekanizmamızla farkında olmadan merak duygumuzu kaybeder ve sağırlaşmaya başlarız. Sürü psikolojisi öncelikleştikçe, kendimize özgü duygularımıza da ket vururuz. Bu durumdan kurtulmanın en basit yolu, belki de çocukluğumuzun içimize fısıldadığı gerçeği yeniden duymaktır.

“Hayat, çocukken sonsuzdur; büyüdükçe kısalır.” – Schopenhauer

Çocukluk, yeri gelir kaybedilmiş bir cennet, yeri gelir çıkamadığımız bir labirent olur. Kimileri için geçmişin tatlı bir hatırası, kimileri için ise büyümenin kaçınılmaz bir kaybı. Belki de büyümek, çocukluktan vazgeçmek değil, onun derinliğini anlamak demektir. Bir çocuğun merakını, oyunbazlığını, anda kalışını yaşatabilen biri, zamanın onu katılaştırmasına direnmiş demektir. Ve belki de gerçek mutluluk, unuttuğumuz o bahçeye dönmektir… En azından ara sıra.

İnsan sürekli değişen ve dönüşen bir varlıktır. Ama bu dönüşüm, köklerden kopmak anlamına gelmemelidir. Çünkü her yeni adımda, geçmişin gölgesi de üzerimizdedir. Bu gölge, bazen yük olur, bazen kılavuz. 

Her insan, çocukluğundan izler taşır. Kimi zaman bir gülüşte, kimi zaman bir korkuda, kimi zaman da içimize işlemiş bir alışkanlıkta çocukluk kendini hatırlatır. Geçmiş, insan ruhunun derinliklerinde şekillendirdiği bir aynadır. O aynaya bakmayı bıraktığımızda, kim olduğumuzu da unutmaya başlarız.

Çocukluk, düştüğümüz ve tekrar tekrar kalkmayı öğrendiğimiz yerdir. Konuşmayı, yürümeyi, sevmeyi, inanmayı ilk kez orada deneyimleriz. O yüzden çocukluk, sadece bir hatıra değil, aynı zamanda karakterimizin temelidir. Bizi biz yapan, o yıllarda şekillenen korkularımız, umutlarımız ve hayallerimizdir.

Yetişkinlik, çocukluk anılarını birer nostalji kırıntısı olarak değerlendirir, ama aslında onlar, unutulmuş birer ders gibidir. Oysa Mevlana’nın dediği gibi, “Sen düşünceden ibaretsin, geri kalan et ve kemiksin. Gül düşünürsen gülistan, diken düşünürsen dikenlik olursun.” Çocukluk, dünyaya gül bahçesi gibi bakmanın öğretildiği zamandır. Ancak yıllar geçtikçe, o bahçeyi unutur, dikenleri çoğaltırız.

Çocukluk, insanın en derin duygularının kaynağı, geçmişin geleceğe taşınan bir mirasıdır. Bizi biz yapan, o ilk adımlardır. O yüzden, çocukluk izlerimizi yol boyu görebilme yeteneğimizi koruduğumuz sürece, kendimizi ve çevremizi de gerçekten tanıma şansına nail oluruz.

Belki de insan, geçmişini sırtında taşıyan bir yolcudur. Büyüdükçe unuttuğumuzu sandığımız şeyler, bazen bir koku, bazen bir melodi, bazen de bir rüya ile geri döner. Çünkü çocukluk, ruhun ilk evidir. Ve insan, ne kadar uzağa giderse gitsin, bir gün muhakkak eve dönmek ister.