Gerçekten de bu günlerde yapılacak en tatsız iş gazetecilik…
Ama asıl mesele de bu günlerde gazetecilik yapabilmek..
Gazetecinin aydın muamelesi gördüğü, saygı duyulduğu, iyi çalışma koşulları sunulduğu demokratik ülkelerde herkes gazeteci olmak ister.
Şöyle düşünün bir de:
Yazı işleri Müdürü çağırıyor:
“Ahmet pasaportunun tarihi uygun mu?”
“Uygun müdürüm..”
İyi o zaman Kameraman  Hasan’la birlikte Gazze’ye gidiyorsunuz.. Çelik yeleklerinizi çıkarmak yok anlaşıldı mı?”
Bir köşe yazısı yazmanın riski de daha az değil…
Ülke böylesine bir sıkıntı içindeyken “Saç uçlarındaki kırılma sorunlarında terkos suyunun etkileri” diye bir yazı yazamazsınız!
Yazarsanız; okuyucularınız aile fertlerinize kadar okur, üfler..
Biz de mahallede yangın varken saçına fön çekenlerden  değiliz çok şükür.
Ama gerçek gündeme ilişkin tepkilerinizi dile getirirseniz de durumlar malum.
Ne yazık ki Ortadoğu ülkelerinde – ya da hadi biraz daha yumuşak ifade edelim- “batının doğu ucunda”, gazeteciler ne yazık ki kendilerini pek güvende hissedemiyor.
Savaş muhabirliği yapmanın fiziki riskleri bir yana ifade özgürlüğünden kaynaklanan riskler de var açıkçası..
Keşke herkesin kafasının bir köşesinde yatan “ideal toplumu yaratma ütopyası” gazetecinin bir köşe yazısıyla gerçekleşse…
O zaman aldığınız riske de değer, gerçekleşen bir ideal uğruna kazanımlarınızı, özgürlüğünüzü kaybetmeyi de göze alırsınız.
Gerçek şu ki; hiçbir şey bir günde değişmez…
Bir zihniyetin, fikir bütünlüğünün oluşması nasıl uzun yıllar alıyorsa, hiç şüpheniz olmasın; onun değişmesi de bir o kadar zaman ister.
Sizin anlayacağınız hayatınızdaki, ya da çevrenizdeki, ülkenizdeki olumsuz hava geceden sabaha, bu günden yarına değişmez..
Bu hayali kuranların da ne yazık ki hayal kırıklığı yaşama ihtimalleri yüksek olur..
Toplumların, milletlerin hayatı insanların hayatına çok benzer..
Bazen sıkıntılarınız üst üste gelir..
Ekonomik sıkıntılarınız olur, 
Sağlık sıkıntılarınız olur,
Evde işler ters gider, bu iş yerinize yansır
Aceleyle, sinirle, öfkeyle yanlış kararlar alırsınız, bu sıkıntılar ikiye, üçe katlar..
Çözümsüz kalırsınız,  boğulursunuz, battıkça batarsınız,  en sonunda da dibe vurursunuz..
Ama işte tam burada en önemlisi şu: Hala nefes alıp veriyor musunuz? 
O zaman mesele yok! Çünkü çıkmadık canda umut vardır. 
Zaten dibi görmüşseniz artık zıplama zamanı gelmiştir.
İşte bu nokta tam da doğru muhasebe yapma noktasıdır:
“Nelerimi kaybettim? Niye kaybettim? Elimde neler kaldı? Bunlarla neler yapabilirim.
Unutmayın lastik top bile yere çarpmadan zıplamaz..
Yeter ki o düşüşte neler yaşadığınızın, nerelerde hata yaptığınızın, tercihlerinizdeki hataların farkına varın…
Ülkeler de böyle..
Bizim Ülkemiz: Türkiye..  Bakın nereden nereye geldi…
Bir ucu Endülüs, bir ucu Mısır.. Bir ucu Hicaz, bir ucu Viyana kapıları…
Ya sonra?
İngiliz donanması İstanbul’a çökmüş, gak diyeni tutukluyor, guk diyeni kurşuna diziyor..
Fransızlar Antep’te, Antepliler feryad ediyor: “Vurun Antepliler namus günüdür!”
 Yunan Eskişehir’i geçmiş Polatlı’ya Sakarya nehrine dayanmış, üç güne kadar “Ankara” diyor… 
İtalyan müfrezeleri Antalya’da işgal edilecek arazi arıyor, 
Daha dibi var mı?  Ama biz oradan da çıktık… Nasıl mı?
Nasılını ben anlatmayayım, Açın Nazım’ın Kuvayı Milliye Destanı’nı okuyun:
“Solda, ilerdeydi Ali Onbaşı
Kan içindeydi yüzü gözü
…………
Ve kılıçların
nalların
ellerin
ve gözlerin pırıltısı
ardı ardına çakan aydınlık bir bütündü. 
Ali Onbaşı bir şimşek hızıyla düşündü
ve şu türküyü duydu:
“Dörtnala gelip uzak Asya’dan
Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan
Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benzeyen toprak
bu cehennem, bu cennet bizim
Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın.
yok edin insanın insana kulluğunu,
bu davet bizim.”

………..
Bu destanı Türk Milleti yazdı.. Yani biz yazdık.. Nazım Hikmet yalnızca kaleme aldı…
Gerekirse bir daha yazarız!
Enseyi karartmayın…