“Senin adın ne bakalım delikanlı?”

“Efendim benim iki adım var, biri Ergin, biri Ahmet..”

“Niçin?”

“Doğduğumda babam nüfus müdürlüğünde Ergin olarak yazdırmış. Ama annem bu ismi asla kabul etmemiş ve bana hayalindeki isim olan “Ahmet” adıyla hitap etmiş.

“Hiç mi Ergin demedi?”

“Hiç!” Hep Ahmet dedi.

“Peki sen hangisini seviyorsun?

“İkisini de seviyorum ama Eskişehir’de bana hiç kimse Ergin demez. Arkadaşlarım, kardeşlerim…”

“Ben de senin Ankara’daki annen sayılırım, öyleyse bundan sonra ben de Ahmet diyeceğim sana…”

Ioanna ile ilk tanışmamız böyle oldu.

Hacettepe Üniversitesi, Felsefe Bölümü o yıl (1975) ilk kez Felsefe lisans eğitimi başlatmıştı.

Ben ilk kaydolan lisans öğrencisiydim, İlk mezun olan lisans öğrencisi de ben oldum.

Topu topu 6 öğrenciydik.

İlk günümüzün ilk dersi ‘Felsefeye Giriş’, hocamız da Bölüm başkanımız Ioanna Kuçuradi idi.

Ve bana beş yıl boyunca hep Ahmet adımla hitap etti.

Daha sonra da ilişkimiz sürdü.

Benim Radyo programlarıma katıldı.

TRT adına burslu olarak Hollanda’ya Temel Radyo ve Prodüksiyon eğitimine gittiğimde. Beni ‘Amnesty International’ (Uluslararası Af Örgütü) yönetimi ile tanıştırdı.

Ölümünden sonra her yönünden bahsedildi ama, en önemlisi, hayatı boyunca işkenceye karşı savaştı.

Hocamız, Annemiz, bizi biz yapan, bu günkü vizyonumuzu bize sağlayan Ioanna 90 yaşında öldü.

Öyle kahrolunacak,”erken gitti!” denecek bir yaş değil.

Yapabileceklerini mümkün mertebe yaptı, söylenmesi gereken her şeyi söyledi.

Bizim görevimiz ağlamak, vah vah çekmek değil, onun fikirlerinin aktarılması, anlaşılması misyonunu üstlenmek.

Ama, söylemezsem olmaz, Katafalkının Maltepe Üniversitesine konması, İstanbul’dan uğurlanması benim ağırıma gitti.

Bizim evimiz Hacettepe idi. Babamız Bilge Karasu, Annemiz Ioanna, abimiz Oruç Aruoba, ablamız Füsun Altıok’tu.

Okulda olaylar çıkıp tatil edildiğinde derslerimizi aksatmaz, bu hocalarımızın evine gider, çay, kurabiye eşliğinde ders yapardık.

Hepimizi çok iyi yetiştirdiler, dünyanın en iyi felsefecilerini getirip konferans ve ders verdirdiler.

Maltepe de neyin nesiydi?

Ben Hacettepe fanatiği falan değilim ama,

O evi Ioanna kurmuştu.

İlk gün biz de ona sormuştuk: “Evlimiziniz? Çocuğunuz var mı?”

“Ben felsefeyle evliyim, çocuklarım de sizlersiniz..

İlk günden o sıcaklığı, samimiyeti hepimize geçirmişti.

Çok güzel bir kadındı

Çok güzel gözleri vardı.

Çok sevecen bir gülümsemesi vardı.

Affediciydi.

Bir gün ders esnasında sınıfımız basıldı, ben ve birkaç arkadaşımız bıçaklandı.

Benim durumum biraz ağırdı.

Çok kan kaybetmiştim.

Hacettepe acilde tedavi edilirken, Ioanna saatlerce hastanede ağlayarak beklemiş.

Doktorlar “tehlikeli bir durum yok gidebilirsiniz hocam” demişler ama o gitmemiş.

Çok kızdığı zaman ettiği en ağır söz: “Hayır efendim!” idi.

Hacettepe’ye olan kırgınlığını biliyorum.

Ama burada açmak istemiyorum.

Ama yine de İstanbul’a gitmesini kabullenmek istemiyorum.

Çünkü Felsefe bölümünden emekli oldu ama, Prof. Dr. Ioanna Kuçuradi, 1997 yılında Hacettepe Üniversitesi İnsan Hakları ve Felsefesi Uygulama ve Araştırma Merkezi’ni kurmuştu ve başındaydı. Ayrıca bu merkezin bünyesinde “UNESCO Felsefe ve İnsan Hakları Kürsüsünü oluşturdu.

Ioanna hocamızı tabiri caizse “felsefenin annesi”ni kaybettik.

Bir gün hepimiz öleceğiz. Kabullensek de kabullenmesek de bu hayatın sonu var.

İş ki öldükten sonra “bir şey” olduğumuz, bir şeyler yapmaya çalıştığımız konuşulsun.

Yararlı bir şeyler..

Özellikle “iyi” bir şeyler demiyorum. Çünkü sevmezdi “iyi ve kötü” kelimelerini.

Kadere bakın ki ondan bir gün önce de, kendi yerine bölüm başkanı olarak önerdiği, Felsefe Bölüm Başkanı sınıf arkadaşımız Prof. Dr. Aziz Kurtuluş Dinçer öldü..

Hayat… Böyle bir şey işte…