Haberi okuyunca içim bir kötü oldu, Can Aksın ağabey paylaşmış…
Çanakkale’deki yangına müdahale etmek üzere itfaiye araçları feribot iskelesine geliyor…
Ancak feribot dolu, muhtemelen tatil dönüşü vs. Duyuru yapılıyor, yangına müdahale edecek itfaiye araçları için yer açılması lazım… Kimse kılını kıpırdatmıyor…
Bu durumdaki tepkimi ifade etmek için kullanabileceğim en hafif tabir bile benim imzamın altındaki bir yazıya yakışmaz, o nedenle yutkunuyorum sadece…
Sosyal medyada kıyamet kopartan, yangınlarla ilgili kim bilir ne paylaşımlar yapan bu zevat, ciddi ciddi yararlı olabileceği bir durumda, 15 dakika sonra gidecek olan feribota binmektense…
Allah belalarını versin demekten başka ne diyebiliriz?
Bu insanlarla beraber yaşıyoruz, aynı ülkede, şehirde, işyerine belki de komşu…
17 Ağustos’un yıldönümünde bunu yazıyorum.
Ülkece nasıl seferber olduğumuzu unutmadan yazıyorum.
Orman yangınlarına karşı patlak lastiğine aldırmadan su taşıyan köylüleri unutmadan yazıyorum.
Bunlar olumlu yanlarımız.
Ama seferber olanların yanı sıra fırsatçıları da unutmayalım. Çocukları, henüz ölmemiş insanların organlarını, enkaz soyucuları da gördük… Anız yakma en masumu, kendisine tarla, bahçe için ormana zarar verenleri de gördük…
Yani ülke olarak bir tarafımız olumlu hasletlerle Türkiye için çarpan yürekler, diğer tarafımız da Türkiye’den çalan mahluklar…
17 Ağustos’ta olanları tek kelimeyle anlatabilirim, uyanış…
Sonra tabi uyananlar sayesinde uyuyanlara karşı bir mücadele…
17 Ağustos sonrasında Atina depremi oldu 1999’da, sonra Düzce depremi derken Tayvan ve Hindistan depremleri…
AKUT olarak tüm bu depremlere gittik. Her birinde toplumun uyanış yaşayan kesiminin de desteğiyle Türkiye’nin göğsünü kabarttık.
Şimdi yukarıdaki feribot olayının tersini anlatacağım, iyi dinleyin.
Tayvan dünyanın öbür ucu… Deprem oldu diye konuştuk. Nasıl yapalım, gidelim mi gitmeyelim mi? Derken her zamanki gibi Başbakan rahmetli Bülent Ecevit’in özel kalem müdürü Zeynel Yeşilay’ı aradım… Ben aradığımda zaten o bir deprem olduğunu anlıyordu. Tayvan’a gidelim istiyoruz dedim. Hemen dışişleri ile konuşun dedi.
Aradım… İlgili yetkili Türkiye Tayvan’ı resmi olarak tanımıyor, yardım gönderemeyiz Çin ile ilişkilerimiz bozulur dedi. İyi de dedim Çin de yardım gönderiyor. Bunun üzerine peki dedim ben Türkiye olarak değil AKUT olarak gitmek istiyorum. O zaman her türlü desteği veririz dedi. Yani askeri uçak alamayacak, devletimiz adına gidemeyecektik. Hemen koordinasyonu yaptık, isimleri belirledik ve Başbakanlık Türk Hava Yolları’nın Bangkok aktarmalı uçağında ekibimize yer verdi.
Ancak bir sorun vardı, ekip Bangkok’ta 6 saat bekleyecekti. KLM firması diye anımsıyorum, Bangkok-Taipei uçuşunu yapacaktı… İstanbul ofisini aradım ve durumu anlattım.
Ne oldu biliyor musunuz?
KLM Bangkok ofisi, yolculara duyuru yaparak Taiwan’daki deprem için arama kurtarma ekibine yer açmak istediklerini söylüyor. Bunun üzerine çok sayıda yolcu tereddüt bile etmeden yer açıyorlar AKUT ekibine…
Ekibimiz 6 saat beklemeden deprem bölgesine ulaşarak enkaza müdahale etti diyeceğimi bekliyorsunuz değil mi? Değil…
Türkiye Cumhuriyeti ne yaptı?
Türkiye Cumhuriyeti bizim bu kararımızın ardından meğer kendi içinde tartışmış ve devlet adına da Sivil Savunma ekibini de göndermeye karar vermiş…
Biz alandan ayrıldık ama meğer uçak ayrılamamış ve 2 saate yakın bir bekleyişin ardından Sivil Savunma ekibi de uçağa dahil olmuş.
Sivil Savunmadaki o dönem değerli arkadaşlarımızın yapabileceği bir şey yok. Hükümet karar veriyor onları da görevlendiriyorlar.
Bugün AFAD’da yaşadığımız bürokratik sorunlar bunlar…
Öncelikle o dönem Sivil Savunma çok daha farklı amaçlarla kurulmuş bir toplumsal kurumun son dönemiydi. Nükleer, Biyolojik ve Kimyasal savaş ve işgal durumunda sivil örgütlenme amaçlı bir kuruluşu deprem arama kurtarmasına göndermek başlı başına bir hataydı… İngilizce bile bilmeyen bir ekip uluslararası operasyona gitti. Koordinasyon sorunu olduğundan benim yaptığım kıvrak adımları atamadılar. En basiti Bangkok’ta 6 saat sonraki uçağı beklediler. AKUT ekibi de 4 saat daha erken ulaştı. Hemen enkaza gitti diyeceğimi sanıyorsunuz değil mi?
Hayır arkadaşlar… Taipei havalimanında ekibimizi karşılayan bürokrat arkadaşlar Sivil Savunma ekibi gelene kadar buradayız diyerek ekibin arama kurtarma çalışması yapmasını engelledi. Sivil Savunma uçağı da indikten sonra Türk ekipleri deprem bölgesinde çalışmalara başladı. Bürokrasi ne yapıp edip engel olmayı başarıyor.
Bugün Tayvan’da hala AKUT ekibi için Kırmızı Ejderhalar deniyor.
Her biri pırıl pırıl İngilizce konuşabilen, öğrenci ya da yeni mezun genç dağcılardan oluşan AKUT gönüllüleri Tayvan halkının da gönlünü fethetti. Sivil Savunmadaki arkadaşlarımız da çok değerli çalışmalarla arama kurtarma operasyonlarına destek verdiler.
Tüm bu yaşananların özeti, Türkiye’de bir kesim toplum (community) olmak konusunda ciddi bir mesafe almışken, bir kesim kalabalık bir güruh olmakta devam ediyor. Toplum olabilirsek, yangında da depremde de olası bir kriz anında da başarılı sınav veririz. Toplum duyarlılığı ile hareket edenlerle toplum olmak yerine kalabalık olmamızı isteyenler Gezi parkında da karşı karşıya geldiler.
Toplum olmak isteyenlerin eğitim, meslek, inanç, etnik yapı gibi farklılıklarla işi yok. Solcu gençler, dindar arkadaşları güven içinde namaz kılabilsin diye çevrelerinde kendilerini siper ettiler mesela… Birbiri ile rekabet halindeki futbol takımlarının formalarını giyen gençler beraberdi. Türkler ve Kürtler de beraberdi.
Yakın geçmişimiz bize toplum olma fırsatlarını sundu, sunmaya da devam edecek. Yeter ki biz toplum olmak isteyelim ve toplum yararı söz konusu olduğunda 15 dakika değil 15 saat bile beklemeye dünden razı olalım…