Küçücük bir tebessümle başlar mutluluk, entresan bir kapı aralar bir sonraki adım öncesi hepimize. Bir sabah aynada kendimize attığımız kaçamak bir gülümseme, ya da yolda karşılaştığımız yaşlı bir teyzenin bize içten selamı… Küçük şeylerdir hayatı yaşanır kılan. Ama biz, çoğu zaman büyük şeylerin peşinde koşarken bu minik mucizeleri kaçırırız.
Mutluluk dediğimiz şey, büyük olayların gölgesinde kaybolmuş birer hatıra gibidir. Onu genellikle kariyerde bir zirve, kocaman bir servet ya da ihtişamlı başarılarla bağdaştırırız. Oysa asıl mutluluk, sıcak bir kahve eşliğinde yağan yağmuru izlemek, eski bir dosttan gelen beklenmedik bir mesaj ya da bir çocuğun sebepsiz yere bize gülümsemesinde saklı olabilir.
Düşününce, hayatın kendince karmaşasını, aslında bizlerin yarattığını ve bizim onu zorlaştırdığımızı farkederiz. Bilinç düzeyimiz hedeflere odaklandıkça, her anı bir yarışa çevirir, hep bir adım sonrasını düşünürüz. Ama belki de en basit haliyle özgürlük, bir anlığına durup sadece var olmakta… Bu anı hissetmekte… Bir tebessümün içinde gizlenen o kocaman evreni fark edebilmektedir.
Hayat, trajedi ile komedinin iç içe geçtiği büyük bir sahne gibidir. Yaşam olgusu, bazılarımız için ağır bir yük; bazılarımız için tatlı bir tebessümdür. Bazı insanlar hayatı savaş meydanı sanır, bazıları da onu matematik problemi gibi çözmeye çalışır. Ama belki de en doğrusu, hayatı büyük bir şaka olarak görmektir. Buradaki ince çizgi, onu önemsiz görmek değil; aksine, kendi gerçekliğimizin mimarının da bizler olduğunu kavramaktır. Mizahın derin felsefesi de işte burada başlar. Hayat, ciddiyetle örülmüş bir ağ gibi görünse de, bazen o ağın en sağlam düğümlerini çözen şey ince bir mizah, hatta birazcık nüktedanlıktır.
Mizah, zekanın kıvılcımıdır. Espri yapabilmek, sıradan şeylerin arkasındaki absürtlüğü görebilmektir. Hayatı fazla ciddiye almak, aslında onu layıkıyla anlamanın da önündeki en büyük engeldir. Bazen kahkaha gözyaşından daha derin bir anlam taşır. Çünkü mizah, sadece gülmek değil; insanın kendi eksikliklerini kabul etme, dünyaya fazla bağlanmama ve gerçekliği esneklikle karşılayabilme meziyetidir.
Kendi hatalarına gülebilen bir insan özgürdür. Hata yapmanın, tökezlemenin, saçmalamanın kaçınılmaz olduğunu kabul etmiştir. Mesele mükemmel olmak değil; Rumi gibi her halimizle kabul edilmeye açık olduğumuzu bilmek ve sonunda gülümseyerek ‘Her şey geçer’ diyebilmektir. Çünkü en çok gülenler, kendisiyle barışık olanlardır. Hatta olgunluğun ziyadesine kavuşma anı, insanın kendine gülmeyi becerebilmesinde saklıdır.
Nüktedanlık, yalnızca zekanın bir ürünü değil, aynı zamanda sezginin ve detaylı bir gözlem gücünün de eseridir. Bir konuya doğrudan parmak basmak, çoğu zaman sert ve rahatsız edici olabilir. Oysa bir meseleye ustalıkla değinmek, onu hafifçe iğnelemek, karşı tarafı incitmeden düşündürmek daha zor ama daha etkilidir. İşte nüktedanlık, hakikati doğrudan haykırmadan, ona zarifçe dokunmanın sanatıdır. İnsanları incitmeden düşündürmek, kahkahanın içine bir parça hüzün bırakmak, güldürürken uyandırmak… Nüktedanlığın asıl gücü buradadır.
Nüktedanlık, bazen zekanın kibirli bir dışa vurumu, bazen de basit bir alaycılık olarak karşımıza çıkar. Bir insanın ne kadar zeki olduğunu göstermek için yaptığı nükteler, aslında onun içsel açlığını da ele verir. Gerçek nüktedanlık ise, zekanın gösteriş için değil; hakikati daha zarif bir şekilde ifade etmek için kullanılmasıdır.
Hakikat, bazen gülerek anlaşılır. Nasreddin Hoca, keskin zekasıyla, günlük hayatın sıradan olaylarını, içinde büyük dersler taşıyan fıkralara dönüştürmüştür. O, bazen eşeğe ters biner, bazen göle yoğurt çalar. Günü gelir “Hocam, dünyanın ortası neresi?” diye sorulduğunda, yere bir çivi çakıp “İşte tam burası” der. Hiçbiri boşuna değildir. Dünya, onu nasıl gördüğümüzle şekillenir. Hocanın mizahı bir nevi varoluşun gülümsemesidir.
Hayat dediğimiz şey koca bir şaka gibi. Hani şu güldüren ama aynı zamanda biraz da düşündüren cinsten. Sabahları kalkıp işe gitmek için alarm kuruyoruz, sonra alarm çalınca “Beş dakika daha” diyerek erteleme düğmesine basıyoruz. Sanki o beş dakika içinde hayatımızı değiştirecek bir aydınlanma yaşayacağız. Oysaki değişen tek şey, işe geç kalma ihtimalimiz. Küçükken “Büyüyünce her şeyi anlayacaksın” derler. Büyürüz, ama anlamak bir yana, her şey daha da karışık hale gelir. Vergiler, faturalar, sorumluluklar… Çocukken tek derdimiz, dondurmayı yere düşürmemekken, şimdi ise bambaşka ekstrelerle yüzleşme cesareti göstermek zorunda kalırız.
Binlerce yıldır hayatın anlamı aranır. Kimisi mutluluk der, kimisi erdem, kimisi de boş vermeyi önerir. Oysaki hayatın anlamı, sıcak bir çay ve güzel bir sohbet kadar basit olabilir. Çünkü ne kadar plan yaparsak yapalım, hayat kendi bildiğini okumaya devam eder. Biz de bu oyunun içinde, elimizden geldiğince gülmeye çalışırız. Hayatın sırrı belki de çok ciddiye almamakta gizlidir. Kendi trajikomik hikayemizin başrolünde oynarken, biraz gülüp biraz da düşündüğümüzde, belki de gerçekten ‘anlamış’ oluruz.
“Gülmek en iyi felsefedir”
Dünya garip, insanlar tuhaf, hayat öngörülemez… O halde neden surat asıp her şeyi aşırı ciddiye alalım?