“Tarih yazmak, tarih yapmak kadar önemlidir."
Atatürk, 15 Ekim 1927 Cumartesi günü Türkiye Büyük Millet Meclisi salonunda toplanan Cumhuriyet Halk Partisi kongresine geldiğinde saatler 10’u gösteriyordu. Atatürk, elinde not defteri olduğu halde açılış konuşmasını yapmak üzere kürsüye çıktı. Atatürk kongrenin amacını, partinin gelecekteki siyasi ve idari uygulamalarına ilişkin önlemleri hep birlikte görüşmek, gelecek için en doğru ve ülkenin ihtiyaçlarına en uygun kararlara erişmek olduğunu vurguladı.

Atatürk nutku okumaya başladığı aynı gün 19 Mayıs 1919’dan Sivas Kongresi’ne kadar olan dönemi sundu.
Atatürk Nutuk’ta bir tarihçi rolüyle formüle ettiği “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar önemlidir. Yazan, yapana sadık kalmazsa değişmeyen gerçek insanlığı şaşırtacak bir niteliğe bürünür” demesi bunun bir yansımasıydı.
Kendi yaptığının tarihçisi olmak; Atatürk’e olaylarda bir saptırmaya gidilmesi veya tarihsel olayların kendi görüşlerine uygun olmayan bir yoruma tabi tutulması tehlikesini saf dışı etme olanağını da sağlıyordu.
Atatürk böylece Türk Devrimi ve Türk Aydınlanmasının tarihini yazmada dizginleri elinde tutmak için kendi deyimiyle “ değişmeyen gerçek” in ete kemiğe bürünmesinde etkili olmuş ve gerçeğin saptırılmasını imkânsız hale getirmişti.
“1919 yılı Mayıs’ının 19’uncu günü Samsun’a çıktım” cümlesi; ardından hemen anlaşılıyor ki, onu izleyen satır ve sayfalarda bir devrim dile getiriliyordu. Atatürk, Nutkun birçok yerinde “Amacım, Devrimimizin incelenmesinde tarihe kolaylık sağlamaktır” diyerek de, tarihi yazacak olanların yararlanacakları bir “kaynak” olarak tasarladığını da vurguluyordu.
“1919 yılı Mayıs’ının 19’uncu günü Samsun’a çıktım” cümlesi; büyük romantik bestecilerin senfonilerinde eserin iklimini hemen haber veren başlangıçtaki “o ilk nota” gibi gerçek bir bestekârın ilk cümlesi gibiydi.
Nutuk’taki bu cümlenin ardından; Mustafa Kemal, Yeni Türkiye Cumhuriyeti Devletinin, düşüncesinde tasarladığı, günü ve yeri geldiğinde, çeşitli devrimler şeklinde aşama aşama gerçekleştirilecek girişimlerin her türlü yıkıcı etkilere karşın dimdik ayakta duran, anıtsal bir yapının müjdesini veriyordu.
Bu yapının çerçevesi, Mustafa Kemal’in kafasında daha genç bir subayken oluşmaya başlamıştı. Erzurum Kongresi öncesinde, 8 Temmuz 1919 günü sabaha karşı Erzurum Kongresinden ölümüne kadar hep beraber olduğu devlet adamı, arkadaşı Mazhar Müfit Kansu’ya şunları not ettirmeye başlamıştı:

1. Zaferden sonra şekl-i hükümet Cumhuriyet olacaktır.
2. Padişah ve hanedan hakkında zamanı gelince icabeden muamele yapılacaktır.
3. Tesettür kalkacaktır.
4. Fes kalkacak, medeni milletler gibi şapka giyilecektir.”
Notları yazarken Kansu’nun kalemi elinden düşmüştü. Şaşkın bir şekilde “Darılma, ama paşam, sizin de çok hayalperest taraflarınız var” dediğinde, Mustafa Kemal gülmüş, “Bunu zaman tayin eder, sen yaz” demiş ve
5. “Latin harfleri kabul edilecek.” diyerek sözlerini tamamlamıştı.
Mustafa Kemal’e göre; Batı uygarlığı, özgür düşüncenin ürünüydü. Bu noktadan yola çıkan Atatürk, Batı uygarlığı düşüncesini bir öğretmen gibi halk arasında yaymaya koyuluyordu. Çeşitli yerlerde ve tarihlerde bu konuyla ilgili olarak söylemiş olduğu: “Ülkemiz önünde sonunda çağdaş, uygar ve yenici olacaktır. Bizim için bu hayat davasıdır. Dünyada her toplumun varlığının değeri, özgürlük ve bağımsızlık hakkı, sahip olduğu ve yapacağı uygarlıkla orantılıdır. Uygar eserler meydana getirmek yeteneğinden yoksun olan toplumlar, özgürlük ve bağımsızlıklarından yoksun edilmeye mahkûmdurlar. Uygarlık yolunda yürümek ve başarı kazanmak hayat şartıdır." söylemi, bu niyetini açıkça ortaya koyuyordu.
“Bu Benim Kararım”
“Şimdi, Efendiler, müsaade buyurursanız, size bir sual sorayım, bu vaziyet ve şerait karşısında halâs için nasıl bir karar varid-i hatır olabilirdi? İzah ettiğim malûmat ve müşahedata göre üç nevi karar ortaya atılmıştı: Birincisi, İngiltere himayesini talep etmek. İkincisi, Amerika mandasını talep etmek. Bu iki nevi karar sahipleri, Osmanlı Devleti'nin bir kül halinde muhafazasını düşünenlerdir.
Efendiler, ben, bu kararların hiçbirinde isabet görmedim. Çünkü bu kararların istinat ettiği bütün deliller ve mantıklar çürüktü, esassız SÖYLEV kurtuluşun anlamını kavrama yeteneğinden yoksun... Bu inançla bağdaşmaz oy ve düşüncelerini açığa vuracakların vay haline! Hemen dinsiz, vatansız, hain, istenmez olur. Bir başka önemli noktayı da söylemek gerekir. Kurtuluş yolu ararken, İngiltere, Fransa, İtalya gibi büyük devletleri gücendirmemek, temel ilke gibi görülmekteydi. Bu devletlerden yalnız biriyle bile başa çıkılamayacağı kuruntusu, hemen bütün kafalarda yer etmişti. Osmanlı Devleti'nin yanında, koskoca Almanya, Avusturya - Macaristan varken hepsini birden yenen, yerlere seren İtilåf kuvvetleri karşısında, yeniden onlarla düşmanlığa varabilecek durumlara girmekten daha büyük mantıksızlık ve akılsızlık olamazdı.

Bu anlayışta olan yalnız halk değildi; özellikle, seçkin denilen insanlar bile öyle düşünüyordu. Öyleyse, kurtuluş yolu ararken iki şey söz konusu olmayacaktı. İlkin, İtilâf Devletlerine karşı düşmanlık durumuna girilmeyecekti; sonra da, Padişah ve Halifeye canla başla bağlı ve sadık kalmak temel koşul olacaktı. Şimdi baylar, izin verirseniz size bir soru sorayım: Bu durum ve koşullar karşısında kurtuluş için, nasıl bir karar düşünülebilirdi?
Açıkladığım bilgilere ve gözlem sonuçlarına göre üç türlü karar ortaya atılmıştı:
Birincisi, İngiltere'nin koruyuculuğunu¹ istemek;
İkincisi, Amerika'nın güdümünü istemek. Bu iki türlü karara varmış olanlar, Osmanlı Devleti'nin bir bütün olarak kalmasını düşünenlerdir. Osmanlı ülkesinin çeşitli devletler arasında paylaşılmasından ise, bu ülkeyi bütün olarak bir devletin koruyuculuğu altında bulundurmayı yeğleyenlerdir.
Üçüncü karar, bölgesel kurtuluş yollarına yönelikti. Örneğin: Bazı bölgeler, kendilerinin Osmanlı Devleti'nden koparılacağı görüşüne karşı ondan ayrılmamak yollarına başvuruyor. Bazı bölgeler de, Osmanlı Devleti'nin ortadan kaldırılacağına, Osmanlı ülkelerinin paylaşılacağına oldubitti gözüyle bakarak kendi başlarını kurtarmaya çalışıyorlar. Bu üç türlü kararın gerekçesi, yapmış olduğum açıklamalar arasında vardır. Düşünülen kurtuluş yolları Baylar, ben bu kararların hiçbirini yerinde bulmadım.
O halde ciddî ve hakikî karar ne olabilirdi.? Efendiler bu vaziyet karşısında bir tek karar vardı. O da hâkimiyet-i milliyeye müstenit, bilâkaydüşart müstakil yeni bir Türk Devleti tesis etmek! İşte, daha, İstanbul'dan çıkmadan evvel düşündüğümüz ve Samsun'da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz tatbikatına başladığımız karar, bu karar olmuştur.
Bu kararın istinat ettiği en kuvvetli muhakeme ve mantık şu Esas, Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu esas ancak istiklâl-i tam ve malikiyetle temin olunabilir. Ne kadar zengin ve müreffeh olursa olsun istiklâlden mahrum bir millet, beşeriyet-i mütemeddine muvacehesinde uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye kesb-i liyakat edemez. Ecnebi bir devletin himaye ve sahabetini kabul etmek insanlık evsafından mahrumiyeti, acz ü meskeneti itiraftan başka bir şey değildir. Filhakika bu derekeye düşmemiş olanların isteyerek başlarına bir ecnebi efendi getirmelerine asla ihtimal verilemez. Hâlbuki Türkün haysiyeti ve izzet-i nefis ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa mahvolsun evlâdır!

Binaenaleyh, ya istiklâl ya ölüm! İşte halâs-ı hakiki isteyenlerin parolası bu olacaktı.”
“NUTUK IŞIĞINDA; OSMANLI’DAN CUMHURİYET’E BİR AYDINLANMA YOLCULUĞU” yazı dizimiz,binlerce yıllık Türk Kimliğinin tarih süreci içinde, Avrupa’dan Orta Asya’ya uzanan altı yüz yıllık bir halkasını oluşturan Osmanlı İmparatorluğundaki çöküş dönemine nasıl gelindi, konusunu analiz edeceğimiz bölümü ile haftaya devam edecek.