“Türk Kimliğinin 600 yıllık halkasını oluşturan Osmanlı İmparatorluğu çöküş dönemine nasıl geldi?”

Yazımın bu bölümünde binlerce yıllık Türk Kimliğinin tarih süreci içinde, Avrupa’dan Orta Asya’ya uzanan altı yüz yıllık bir halkasını oluşturan Osmanlı İmparatorluğundaki çöküş dönemine nasıl gelindi, bir sayfa açmak istiyorum.

Dönüm noktalarına kısaca bir göz atmak gerekirse; Osmanlılar, 1305-1329 yılları arasında Adapazarı ve Sapanca’nın doğusunda yerleşiyor, 1444-1481 yıllarında Fatih’in İstanbul’u fethi ile Merkezi İmparatorluğun kuruluşu gerçekleşiyor, 1512-1520 yıllarında Yavuz Orta-Doğu’da Osmanlı Egemenliğini kuruyor, 1520-1566 yıllarında Kanuni Sultan Süleyman Osmanlı’nın Dünya Devleti olarak Avrupa Devletler sistemine girmesini sağlıyordu.

Resim 1 Osman Beyliği

Ancak, 1571-1610 yılları arasında Osmanlı’da bunalım başlıyor, 16’ıncı yüzyıl sonları ve 17’inci yüzyıl başlarında bunalım giderek hızlanıyordu. Büyük nüfus artışı, Avrupa’daki savaş teknolojisinin ve gümüş bolluğunun etkisi altında Osmanlı klasik askeri ve mali düzenin sarsılması, Doğu’da Safaviler ve Orta Avrupa’yı (Avusturya- Bohemya-Macaristan) yöneten Habsburg Hanedanı ile uzun savaş dönemi ve onun getirdiği mali bunalım çöküşü başlatıyor, Avrupa’da yayılmayı duraklatıyor ve böylece Osmanlı Klasik Devlet yapısının bozulması başlıyordu.

Resim 2 Osmanlı En Geniş

Ayrıca; Osmanlı Devletinin özellikle son iki yüz yıl içinde Batı dünyasında ortaya çıkan gelişmelerden uzak kalması, ortaçağa özgü toplumsal yapısını en tutucu şekilde sürdürmesi, Batı hızla sanayileşirken geri kalmışlığını sürdürmesi ve bunu sonucu toplumun ve devletin her açıdan fakirleşmesi, devletin mutlakiyetçi teokratik yapısının ısrarla sürdürülmesi çöküşü hızlandırıyordu.

Oysa Yeni Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk’ün önderliğinde çoğunluğu Türk kökenli Anadolu halkının, ulusal kimlikli, her biri etkin vatandaşlardan oluşan, etnik, din, mezhep farklılığı gözetmeksizin, aynı haklara sahip bir toplum oluşturarak, yönetimi halkının kayıtsız koşulsuz egemenliğine dayanan temsili parlamenter bir rejimin olanaklarından yararlanan, dışa karşı tam bağımsız ve saygın bir ülke konumuna eriştirmeyi amaçlamıştı.

İşte “yıkılan” ile “kurulan” arasındaki en önemli nitelik farkı bu idi.

Batılı tarihçilerin yorumları açısından; Padişahlar, egemenliğini dehşet salarak hüküm süren, kan dökücü acımasız varlıklar, safahatı bozulmuş çürümüşlük içinde yaşayan kişiler olarak nitelendiriliyordu.

Bu açıdan bakıldığında; Osmanlı Padişahları, kökenleri eski Mezopotamya’ya kadar giden geleneksel Orta-Doğu devlet anlayışındaki gibi toprak ve tebaa üzerinde doğrudan doğruya devlet kontrolünü kurmayı temel bir siyaset olarak seçmişlerdi.

Oysa bu açıdan bakıldığında; ilk Osmanlı Padişahları, ilkesiz barbarlar olarak görünmüyorlardı ve Bizans’ın önde gelen kişilerinin Osmanlılara katılışı, Hristiyanlara karşı baskı ve zulmün olmayışı, bir arada yaşamaları kuşkusuz önemli bir gelişmeydi.

Resim 3 Osmanlı Ilk Padişahları

Zamanla padişahların otoritesinin tartışılmaz hale gelişi, devletin Müslüman niteliğinin vurgulanır, İslam şeriatının yanı sıra Müslüman olan ya da olmayan uyrukların alışkanlıklarını, geleneklerini, yaşam biçimlerini, sosyal koşullarını koruma yerine yok etme girişimleri Osmanlıyı düşman haline getiriyordu.

Bu dönemlerde, Fransız ihtilalinin etkisi ile Avrupa’da yeni görüş ve düşünüş biçimleri etkili olmaya başlamıştı. Ama Osmanlı’daki ilk adımlar ancak 18 inci yüzyılın sonunda atılabilmişti. Avrupa’da sosyal bilimlerin öncüleri ortaya çıkarken, Osmanlı, hala skolastik düşüncenin egemen olduğu feodal bir devlet yapısını korumaya çalışıyordu. Türk düşünür ve din adamları, Tanrı’nın mutlak iradesiyle, kulun bağlantılı iradesi arasındaki ilişkileri aramakla, bunların bireyin davranışlarına olan etkilerini incelemekte, Kuran’ı yorumlamakla ve bu yorumlan mevcut düzenin lehine nasıl kullanabileceklerini hesaplamakla yetiniyorlardı.

Resim 4 B Osmanli Batililasma

Buna karşılık 13 üncü yüzyıldan başlayarak Avrupa, skolastik düşünce sisteminin eleştirisine girişmiş ve inançlar ile insan aklının uzlaşamayacağını, dolayısıyla felsefenin ve bilimin dinden bağımsız olması gerektiğini öne sürerek Rönesans’ını tamamlamaya çalışmaktaydı.

Resim 5 Somer Francis Bacon

1620’de İngiliz Filozof, Devlet Adamı Francis Bacon “Doğru bilgiler elde etmek için, her şeyden önce gerçeği çarpıtan önyargılardan kurtulmak gereklidir. İdoller, otoritelere gözü kapalı bağlanmaktan doğan kuruntulardır ”diyerek, çağının önde gelen otoritesi olan din ve geleneklerini “eleştiren akıl” ile ele alınmasının yolunu açmıştı.

Rönesans ile tarih sahnesine yeniden çıkan “Aydınlanma Fikri” 18’inci yüzyıl başlarında, doruğa ulaşarak Avrupa’da aydınlanma hareketlerini başlatırken, kendilerini ve yönetimlerini vazgeçilmez sanan Osmanlı Padişahları yönetimindeki Osmanlı Devleti’nin de çöküntüye varacak geri çekilmesi başlıyordu. Osmanlı yönetimi, sınırlarının hemen yanı başında olup biten gelişmelerden habersiz, aydınlanmaya ters düşen tutumunu sürdürmeye devam ediyordu.

Resim 6 Tanzimat

Osmanlı Devleti yanı başındaki bu köklü değişikliklerin etkilerinden uzak kalamazdı. Bu yüzden Özellikle Tanzimat Fermanı ile (1839) zamanla evrenselleşecek oluşuma kapılarını resmen açmak zorunda kaldı.

Ancak bu gelişmelere rağmen, Yönetim devletin İslam karakteri ve Sultan’ın mutlak egemenliği politikasına tekrar döndü. 1876-1909 II. Abdülhamid döneminde, durumun anayasa ve demokratik idare ile düzeleceğine inanan bir grup aydın (Jön –Genç- Türkler), anayasal rejim için gizli bir faaliyet içindeydiler. 1900’lere doğru imparatorluk, Makedonya sorunu dolayısıyla yeniden ağır kriz içine girince bu gruplar kökten krize karşı birlik ve ıslahatın anayasal rejim (meşrutiyet) ile gerçekleşeceğine inanarak harekete geçtiler.

“NUTUK IŞIĞINDA; OSMANLI’DAN CUMHURİYET’E BİR AYDINLANMA

YOLCULUĞU” yazı dizimiz, Osmanlı İmparatorluğu “Rönesans Fikrine” nasıl bakıyordu ?

Ve Jön Türkler Hareketi (İttihat ve Terakki) konusunu analiz edeceğimiz bölümü ile haftaya devam edecek.