Kimi zaman bir kelime kadar sade, kimi zaman bir ömür kadar ağır. Her birimiz, farkında olsak da olmasak da bir ‘inanış’ın üzerinde yürürüz. Farklı şekillerde karşımıza çıkar ama yaşamın en temel anahtarlarından birisidir. Bazen bir mihenge, bazen amele, bazen bilime, yeri gelir bir görüşe, belki duaya, bir çehredeki masumiyete, bazen de kendi özümüzdeki nefese tutunur. Çünkü inanç sadece göğe açılan ellerin değil, yere sağlam basan ayakların da işidir.
İnanca dair kasıt, yalnızca bir dine ya da bir mezhebe mensubiyet manası taşımaz. İnsan sevdiğine de inanır; onun gülüşüne, sözünün ardındaki temiz niyete, kalbinin sıcaklığına… Çünkü inanış güvenin kardeşidir. Güven de yalnızca kağıt üzerinde duran, akılla ölçülen bir kavram değildir. Yeri gelir bir bakışın içindeki sadakatten, sesin titreyişinden, dertlenecek omuzun yerinde var oluşundan okunur. Asıl mesele, insanın kendine, kendi özüne inanabilmesidir. İşte bu basiret doğurur; hayatın yönünü, gönlün derinliğini ve yürüyüşün anlamını belirler. Kendi özüne inanmak, başkalarına inanmaktan daha zordur. Çünkü insan kendine karşı cömert olduğu kadar acımasızdır da. Kendinden kaçabildiğini sanır, nefsiyle savaşır, gönlün iniş çıkışlarında kaybolur. Oysa özüne inanmak, bir teslimiyet; kişiyi kendinden yükselten, aynı zamanda kendine indiren bir olgudur.
Büyük sözler, mesnetsiz iddialar, gösterişli kalıplarla sunulduğunda inanç başkalaşır. Oysa asıl inanç, gönüldeki derin sükut ile yaşar. İnsan, kalbinin kuytusunda taşıdığı o küçük kıvılcımı koruyabildiği müddetçe yolunu kaybetmez. Böylece akıl yönünü şaşırmaz, yürek kökünü unutmaz. İnsanın bütün yürüyüşü, saydam bir iplikle geleceğe bağlanır. Bu iplik umutla dokunur, sabırla incelir, güvenle güçlenir ve inançla rengini bulur. İnanışsız bir hayat, mevsimsiz yaprak döken ağaca benzer; zamanını, düzenini kaybeder. Oysa inanan gönül, en sert kışta bile baharın geleceğini bilir.
İnsanın tutunacak bir dalı varsa, o dal önce kendi içinde yeşerir. Kendi özünü bilen, hakikatin her insanda gizli bir emanet olduğunu bilir. O zaman başkalarına bakışı yumuşar, yargıları hafifler, dili sadeleşir. Çünkü öze yaklaşan, kibirden uzaklaşır. Kendine inanmak, kudret göstergesidir. Bu cesaretlilik, karanlığın içinden geçmeyi göze alan bir bilinç halidir. Çünkü bazen mesele karanlığın yok edilmesi değil, kendi ışığını açığa çıkarabilmektir. Aydınlanma da bu yürüyüşün doğal neticesidir. İnsan yaşamı boyunca sayısız veri toplar… duygular, gözlemler, hayal kırıklıkları, umutlar, kendi kendine tartışmalar, çevresel örselenmişlikler… Bunların hepsi bir araya geldiğinde başlangıçta dağınık, belirsiz, hatta çoğu zaman birbirini boğan düşünce kümeleri gibi görünür. Oysa aydınlanma, bu dağınık verilerin önce gözden geçirilmesi, sonra içsel bir süzgeçten geçirilip, hakikati bulabilecekleri bir düzene kavuşmasıdır. Aydınlanma, tek bir kıvılcım anı değildir; insanın kendi üzerine üst üste yeniden eğilmesiyle közleşen ve pırıl pırıl yanan bir kandildir.
Bu toprakların, binlerce yıldır taşıdığı kültürel damarlar, farklı inançların, farklı sözlerin, farklı yolların birbirine karıştığı bir akış oluşturur. Buradaki aydınlanma, insanın hem toprağa hem de göğe kök salabilme yeteneğidir. Anadolu aydınlanması dediğimiz bu irfan, bilginin yalnızca zihne değil, aynı zamanda gönüle ve yaşama sirayet etmesinin sonucudur. Bu bağlamda, düşünmekle hissetmek birbirini tamamlayan iki kardeştir. Zihinle gönül arasındaki bu uyum, insanı yalnızca anlamaya değil, anlamlandırmaya da çağırır. Aydınlanma hali, bir ilerleme noktasıdır. Hamleye dair algı geliştikçe; akıl ve gönül arasında bir söyleşi başlar. Bu söyleşi, bireysel başlar, toplumsallaşır ve sonunda evrenselleşir. Bireysel aydınlanma, kendi karanlığıyla barışan insanın doğumudur. Toplumsal aydınlanma, insanların birbirindeki ışığı fark etmeyi öğrendiği yerde açığa çıkar. Evrensel aydınlanma ise tüm insanlığın ortak arayışına muktedir olmuş katkıdır.
İnanmak ile aydınlanmak; aynı yolun iki farklı adımı… İnanarak başlar, aydınlanarak sürdürürürüz. Bu öyle bir döngüdür ki, insan kendine inandıkça aydınlanır; aydınlandıkça da benliğe dair inanç gönüle perçinlenir. İnsan her adımda biraz daha görünür olur; hem kendine hem de yaşama. İnandığı yerde kök salar, aydınlandığı yerde filiz verir, ikisinin buluştuğu yere kendi gerçeğini taşır.
İnsan, kendine dair yolculuğunda, ne kadar derine inmeye niyet ederse etsin, çoğu zaman ilk adımda tökezler. Çünkü işin başında kendisiyle yüzleşmesi gereklidir. Yıllar boyunca biriktirdiğimiz düşünceler, inançlar, korkular, başkalarının bize giydirdiği ya da bizim gönüllü olarak kuşandığımız kimlikler, kendi içimizde kurduğumuz sarmal geçitleri gittikçe karmaşıklaştırır. Bu labirentin duvarlarını, sabit düşüncelerin donmuş tortuları örer. Aydınlanma dediğimiz aşama ise, o duvarlara dokunmakla, hatta onları kuşkuyla itmekle başlar; çünkü insan bazen kendine bile itiraf edemediği bazı alışkanlıklarıyla, kendi basiretini tutsak eder.
İnanç, beşeri karmaşaya karşı içimizde kurduğumuz bir düzen arayışıdır. Hepimizin mahrem bir sessizliğe, anlam tutkalına ve bütünlük duygusuna ihtiyacı vardır. Lakin bu tutkalı kullanmak da ‘us’ gerektirir çünkü yeri gelir, bize ait olmayan düşünceleri bile üstümüze yapıştırır, hatta kendi rengimize boyayıp sahipleniriz. Sonra o düşünceler, ayrık otu misali içimize kök salar ve içimizdeki aydınlığı gölgeler. Bir şeye körü körüne inanmak, ışığın kaynağını tek bir yöne hapsetmek demektir. Sorgulama yeteneğimiz zamanla törpülenir. Oysa aydınlanma, sorgulamanın ateşinden beslenir. Ateştendir; çünkü layıki ile sorgulama, insanın kendi konfor alanını yakacak kadar cesur olmasını gerektirir. Velhasıl, insanın inancı ne kadar esnekse, aydınlığı o kadar genişler.
Bazen karanlık sandığımız şey, sadece loştur. Gözlerimiz alışkın olmadığı için ışığın varlığı yoklukla özdeşleşir. Sisli bir oda misali… nesneler, düşünceler, duygular birbirine karışmış halde durur. Fakat neye baktığımızı, neyi duymak istediğimizi, hangi seslerden ırak, hangilerine yakın olmayı tercih edip, dürüst olanı çoğaltmayı denedikçe, o oda aydınlanmaya başlar.
Bazen karanlıkta yolumuzu ararken, dışarıdan bir ışık gelmesini bekleriz. Oysa aydınlanmanın en güçlü kaynağı içeride gizlidir. Bunu fark etmek ise çoğu zaman bir hayal kırıklığının ardından gelir. Çünkü insan, beklediği mucizenin kendisi olduğuna ancak en sonunda razı olur. İçsel aydınlanmanın paradoksu da burada yatar. İnsan, kendi kendini bulabilmek için önce kaybolmayı öğrenmek zorundadır. Kayboluş, bir eksiklik değil; bir arayışın zorunlu evresidir. İnsan kendini kaybettikçe, aslında kendine daha çok yaklaşır. Çünkü yolunu arayan kişi, en sonunda yolun ta kendisi olduğunu anlar.
“Bir ışık vardır insanda, yerden ve göklerden daha geniş.” – Mevlana
İnsan ile evren bütünleşik bir yapının parçasıdır. İnsanoğlu bünyesinde farkında olsa da olmasa da kainatın hem çeşitliliğini hem de bütünlüğünü taşır. Periyodik cetveldeki elementlerde olduğu gibi… Soygazlar tamamlanmış halleri ile özgürdürler. Diğer tüm elementler, doğada özgürce dolaşabilmek için soygaz haline ulaşmaya çalışır. Düşünceler de aynı elementler gibi tamamlanmak için mücadele eder. Ne zamanki tamamlanırlar… O zaman özgürlük ve aydınlanma başlar. İnsan, hangi yanının hafif, hangi yanının güçlü, hangi yanının dönüştürücü olduğunu fark ettikçe, kendi çetelesini kurar. Kainatta hiçbir unsur boşuna değildir; her şey denge, ölçü, sıra ve anlam içinde var olur. İnsan da kendine yaklaştıkça, kendini tanıyabildiği oranda, yaşamın kimyasını çözmeye başlar.
“Aydınlanma farkındalık, inanış yol arkadaşı olunca; kendine dürüst kalan, yolu da yoldaşı da bulur.”