Durağan görünür lakin içinde koca bir yolculuk saklıdır. Dağlardan denizlere uzanır yolculuğu. Yeryüzünün omurgası gibidir. Toprağı tutar, suyu yönlendirir, zemini sağlamlaştırır.

Her şey onun üzerine inşa edilir; o ise fark edilmeden dağınık olanı birleştirir. Sertliğiyle yumuşaklığı öğretir. Zamanla dost olur; aceleyle düşman. Hızlı geçen her unsur yüzeyde kalırken; o bekleyeni sever, bekleyenle açılır. Dili yoktur ama hali vardır. Durumu kelimelerden ‘ari’dir.

‘Taş’ der geçeriz. Halbuki hayat, adını koyup geçtiğimiz şeylerde saklıdır. Basitçe taş dediğimiz cisim de değerini, sadece üzerine söylenenlerden değil, yerinde duruşundan alır. Yılların, asırların, devirlerin hatta en önemlisi yaratılmış bu beşeri alemin tüm izlerini üstünde taşır. Değişmeden kalmak yerine; her temasla biraz daha sadeleşmek, her karşılaşmada fazlalığını bırakmayı temsil eder. Onca yıpranmaya karşın yoruldukça güzelleşir. Geride bıraktığı, tabiat emanetleri de ayrıca birikir. Böylece, şekilden şekile girer ama sanki hesaplıymışcasına her boyda, her renkte, her şekilde bize başkaca bir huzur yelpazesi sunar.

İnsan da çoğu zaman, anlatmakla var olduğunu; görünür oldukça yer tuttuğunu düşünür. Oysa hayat, en çok ses çıkarmayan taraflarımızda birikir. Üzerimizden geçen yıllar, temaslar, kırılmalar; bizi çoğaltmaz, eğer izin verirsek sadeleştirir. Hatta taşın sessizliğinde insan kendine rastlar… Tutunmayı, direnmeden kalmayı, fazlalıkları bırakmayı orada öğrenir. Kişi bazen yalnızlığını omuzlayıp bir sahile iner. Yanında getirdiği tek şey içini dolduran o tanımsız boşluk ve sayısız düşünceleridir. Ayaklarının altındaki kuma dikkat kesildikçe, farketmeye başlar ki kıyıya emanet edilmiş taşlar, insanın içindeki gürültüye karşılık susarak konuşmakta. Taşlar oradadır. Ne davetkar, ne itici. Nedense yabancı da gelmez. İnsan, eğilip bir tanesini eline aldığında, aslında kendine dokunur. Çünkü taş, insanın unuttuğu bir tarafını temsil eder. Sert ama dağılmamış, suskun ama anlatmış, hareket etmeden yol almış bir hali. Her taşın bir yüzü vardır. Bazısı pürüzlüdür, bazısı neredeyse cam gibi. Kimisi koyu renklidir, kimisi açık; kimisi tek renkten ibaret, kimisi ince ince geçmiş tonlardan. İnsan fark etmeden seçer. Elini uzattığı taş, o anki halinin tercümanıdır. Acılı günün taşı daha ağır gelir. Sevinçli günün taşı daha parlak görünür. Oysa taş değişmez; değişen bakan gözdür.

Zira taşın öğretisi başkadır. Gürültü aramaz, sükut içinde hem sordurur, hem söyletir, hem yanıtlar. Onu anlamak için eğilmek gerekir; eğilmek ise insanın en zor kabul ettiği hallerden bir başkasıdır.

İnsan, taşa anlam yükler çünkü anlamsızlığa tahammül edemez. Elindeki taş bazen hatıraya dönüşür, bazen vedaya, bazen de bir duaya. Kimi zaman içine sığmayan kederi bir avuçta toplar, bütün gücüyle denize fırlatır. Taş maddesini anlamla süsler, su da arınmanın simgesi olur. Gönlün yolunu bulması için varolan her unsur vesiledir. Taş suya değer, birkaç halka oluşur ve her şey sakinleşir. Taş dibe çöker; biz hafiflediğimizi sanırız. Oysa taş kaybolmaz; sadece yer değiştirir. İçimizde olan hiçbir şey de gerçekten kaybolmaz; ya derine iner ya da başka bir biçimde geri döner. Aynı taş suya değdiği an, sanki içimizden bir parça kopup gider sanırız. Oysa kopan taş değil, tutunma halidir. Taş suyun dibine iner, biz ise yüzeye bakarız. Çoğu zaman derinde olanı görmek istemeyiz. Bazen de tam tersi olur. Taşı atmaz, saklarız. Cebimize koyar, eve getirir, bir köşeye yerleştiririz. Orada sessizce durur. Gelen giden fark etmez ama biz her baktığımızda başka bir zamana dokunuruz. Taş, mekanı taşır… Sahili evin içine, denizi bir bakışın içine sığdırır. Zamanın izafi, anıların da yer değiştirebildiğini hatırlatır. Anlam ve değer bizlerin idrak noktasında kendini bulur.

Hayat, usta bir öğretmendir. Aceleci değildir. Hemen kırmaz; uzun süre, sabırla, aynı acıyı defalarca hatırlatır. Aynı sınavın farklı suretlerini gönderir. Böylece insan da yoğrulur, hatta kendini tanıyamaz hale gelir. Lakin geriye dönüp baktığında, her dönüşümün hesaplı olduğunu fark eder… Rastgele değildir yaşananlar. Her darbe, bir başka huzurun önünü açar. Her kayıp, başka bir kazanımın kapısını aralar. Gönlün çakıl taşları da böyle birikir. Gönülde biriken her taş, kendince ağırdır ancak o ağırlığın altında cevher vardır. İnsan, kendi içini kazmadıkça bunu bilemez. Yüzeyde dolaşan, taşın sadece soğukluğunu hisseder. Derine inen ise sıcaklığını. Kazdıkça toz kalkar, kir çıkar, can yanar. Ama sabredenin mükafatı başka olur. Bu noktada ağırlık aidiyet ve denge timsalidir. İnsan da kendi hakikatini bulduğunda ağırlaşır; sözü, hali, bakışı yerini bulur. Cevherinden haberdar gönül de sadece kendine değil; yaşamın getirdiklerine dair kabul mertebesinde yolunu çizer. Aslolan, hayatın içinde sürüklenirken özünü kaybetmemek, darbelerle güzelleşmek, yük yerine zemin olmaktan geçer.

Gönül, çakıl taşı gibidir; yaşadıklarını derin bir sükuna dönüştürür. Bilir ki doğru eksilme yük olan fazlalıklardan arınmak demektir. Heybe doludur… Söylenemeyen cümleler, tutulamayan gözyaşları, kimseye anlatılamayan hüzün. Derdi dikkat çekmek değildir. Layıkini bulduğu yerde huzura erer. Vakurdur; çünkü neyin gelip geçtiğini bilir. Tevazuludur; çünkü en çok eğilenin en az kırıldığını öğrenmiştir. Üzerinden hayat geçer, dalgalar vurur, zaman aşındırır ama o yerini terk etmez. Çakıl taşı misali gönül, ne dağ olma iddiasındadır; ne kum olup savrulma hevesinde, sadece olduğu yerde, olması gerektiği kadar durur ve gönüldaşını bulduğu noktada bütünleşir.

Kime sorsan, cam gibi hayatlar ister, çizilmesin, kirlenmesin, bozulmasın. Oysa cam kırılır. Çakıl taşı ise kırılmaz; yuvarlanır. Düşer, sürüklenir, savrulur ama paramparça olmaz. Çünkü kırılmayı çoktan yaşamıştır. Kırılmanın ötesine geçmiş olan, artık dayanıklıdır. En çok incinen, en dayanıklı olandır. En çok ağlayan, en uzun yürüyendir. En çok susan ise aslında en derin sözlere hakim olandır. Çakıl taşları arasında dolaşırken, hepsinin birbirine benzediğini sanırız. Oysa her birinin hikayesi ayrıdır. Aynı sudan geçmiş olabilirler ama farklı yerlerden kopmuşlardır. İnsanlar da böyledir. Aynı şehirde yaşar, aynı dili konuşur, aynı dertlere bakarız ama herkesin dağı başka, yarası başka, sabrı başkadır. Birini anlamak için onun hangi dağdan koptuğunu bilmek gerekir. Hangi sudan geçtiğini, kaç kez savrulduğunu. Yüzeyden bakmak, taşları ayırt etmez. Derinlik, dikkat ister.

Bir çakıl taşını cebinizde taşıyın. Gün boyu orada dursun. Unutun onu. Sonra elinizi cebinize attığınızda hissedin. Orada oluşu, yokluğundan daha öğreticidir. Bize düşen de bundan ibarettir. Hayatımızda fark etmeden taşıdığımız insanlar, değerler, hüzünler vardır. Onları fark ettiğimiz an, yük olmaktan çıkarlar. Anlam kazanan yük, yük olmaktan vazgeçer. Taş, kibirden muaf bir tezahürdür. Size olduğunuzdan fazlasını vaat etmez; sadece olduğunuzu hatırlatır. Günün sonunda, hayat akışkandır, bizler de o akışta yuvarlanan çakıl taşlarıyız. Kimi hızlı akar, kimi bir yerde takılır. Kimi parıldar, kimi dibe çöker. Ama bu akış durmaz. Ve eninde sonunda direnmekten öte dönüşmekle hayatın içinde kendimizi buluruz.

Çakıl taşlarıyla dolu bir yol, ayağınızı acıtır biraz, evet. Ama yürüdüğünüzü hissettirir. Hayatı da böyle düşünmekte sakınca yoktur. Acıtsın ama uyandırsın. Zorlasın ama dönüştürsün. Kırsın ama dağıtmasın. Bir gün, hepimiz bir yerlerde duracağız. Belki bir yol kenarında, belki bir su kıyısında. Biri eğilip alacak bizi, belki de fark etmeden geçecek. Ama mesele bu değil. Mesele, o ana gelene kadar ne kadar yuvarlandığımız, ne kadar sadeleştiğimiz, ne kadar kendimiz olduğumuz.

“Sözler hakikat değildir; ağızdan çıkan seslerdir. Hakikati öğrenmek için söze değil, yaşamaya ihtiyaç vardır.” – Şems