Futbolun inanılmaz bir şekilde sevildiği ülkemizde milli maç heyecanımız bildiğiniz gibi 26 Ekim 1923’te Romanya ile başladı. 2–2 biten maç, aynı zamanda yeni kurulan genç Cumhuriyet’in uluslararası arenaya ilk spor adımlarından biriydi.

Tarihsel olarak baktığımızda ilk başarımız 1954’de geldi. İlk kez Dünya Kupası’na katıldık. Almanya’ya 7-2 kaybedildi ama bu dönem Türk futbolunun ilk büyük uluslararası tecrübesi sayıldı. Sonrasında ise 2002’ye kadar bekledik. Japonya-Güney Kore ortaklığında düzenlenen turnuvada göz kamaştıran takım olduk. Üçüncülükle sonuçlanan muhteşem bir turnuvada Brezilya’ya karşı oynadığımız yarı final maçı hala hafızlarımızda…

Çekya maçında Nihat Kahveci’nin son dakika golü ve Hırvatistan maçında 119. dakikada gelen Semih Şentürk’ün golü dediğimizde de 2008 geliyor aklımıza... “Asla pes etmeyen takım” kimliğiyle Avrupa Şampiyonası’na damga vurduk.

Dönem dönem sevindik ama kalıcı başarılara ulaşamadık. Turnuvalara sürekli katılamadık ve bu yönde attığımız adımlarda da başarı elde edemedik. Arayışlar sürdü, kısa vadeli çözümler üretildi ama sonuçlar yüzümüzü güldürmedi. Montella bu arayışların son durağı oldu ve milli takımımızın başına getirildi.

Montella, göreve başladığında, sadece “teknik direktör” olmanın ötesinde bir sorumluluk üstlendi. “Türkiye gibi bir ülkenin büyük hedeflere sahip olması gerektiğine inanıyorum,” diyerek işe başladı. Bu, kısa vadeli değil, sürdürülebilir bir başarı inşasının sinyali oldu bir bakıma. İlk başlarda bu cümleye çok inanılmasa da zamanla Montella’ya duyulan güven arttı. TFF,Montella’ya duyduğu güveni pekiştirerek sözleşmesini 2 yıl daha uzattı. Bu uzatma “kalıcı yapı kurma” yönünde bir hamle oldu.

Bunlar saha dışındaki gelişmelerdi. Saha içine gelirsek de gözle görülür değişiklikler başladı diyebiliriz.

Montella’nın sahaya yansıttığı oyun karakteri, milli takımımızda “savaşan ruhu” yeniden ön plana çıkardı. Euro 2024’te Avusturya karşısında alınan 2-1’lik galibiyet sonrasında Montella, “sadece taktik değil, takımda ruh vardı” dedi.

Zaman içinde Montella bize, biz de kendisine alıştık. İtalyan teknik adam, Türk futbol kültürünü benimsedi. Taraftar ruhunu, duygusallığını anladı ve sahada bunu besleyen duruşuyla fark yarattı. Takım içinde sadece bir taktik otorite değil, bir “anahtar figür” haline geldi. Hem oyuncularla hem federasyonla güçlü ilişkiler kurdu. Eleştirilere göğüs gerdi ve kararlı duruşuyla da dikkat çekti. Özellikle genç oyuncularla ilgili risk aldı. Arda Güler’i zaman zaman yedekte tutması eleştirildi ama en doğru zamanda Arda’yı, Kenan’ı oynatarak onlara güven aşıladı.

Montella bugün milli takımın sadece teknik direktörü değil; atmosferini düzenleyen, enerjisini şekillendiren, oyunculara hem baba hem de lider figürü olabilen bir karaktere dönüştü. İstatistik ve taktik bir yana, onun yarattığı sakin ama iddialı ortam bile Türk futbolu için büyük kazanç oldu.

Kısacası… İtalyan teknik adamla birlikte milli takımımız, sadece maç kazanmak için değil; karakterli, inançlı ve vizyoner bir takım kimliği oluşturma yolunda ilerliyor. Bu kimlik, uluslararası arenada bize başarıları getirecektir. Yeter ki sabırlı olalım ve günlük sonuçlara bakmadan ay-yıldızı gönlünde hisseden oyuncularımıza, teknik ekibimize desteğimizi verelim. Çünkü bu çizgi sürdürülürse Montella döneminin Türk futbol tarihine “yeniden doğuş” olarak yazılması hiç şaşırtıcı olmayacaktır.