Hayat uzun bir yol. Sarp dağların gölgesinde, koca şehirlerin gürültüsünde, bazen de kendi iç dehlizlerimizde, uzayıp giden bir serüven. İnsan bu yolun neresinde olduğunu çoğu zaman bilemez; çünkü yön duygusu, sadece yürüyene açılır. Duran birinin haritası yoktur; yalnızca yürüyen bilir, hangi adımın hangi kapıyı açtığını. Her adım bir ihtimal, her ihtimal de değişimdir. Yaşam, bu ihtimallerin peşine düşme cesaretidir.
Adım atmak, eylemin en kadim ve sade biçimidir. Yürüyen insan düşünür, düşünen insan yön bulur. Basiret de bilgelik de inanç da ancak hareketin içinde doğar. Ne kadar okursak okuyalım, adım atmanın öğrettiğini hiçbir satır anlatamaz. Çünkü adım, düşünceyi toprağa bastırır; soyutu somut kılar, niyeti eyleme dönüştürür. Düşünce harekete dönüşmedikçe, kendi kendini çürütür. Hamle yapmamak, yaşamın deviniminden kopmak, akışın dışına düşmektir. İnsan, her attığı adımla zamana iz bırakır; her geri adımıyla da kendine dönmeyi öğrenir. Önemli olan hız değil, devam edebilme kudretidir. Çünkü bazen bir adım, binlerce umuda ışık olur.
“Ne kadar yavaş gittiğinizin bir önemi yok, yeter ki durmayın.” - Konfüçyüs
Adımın değeri mütevazılığındadır. Büyük hedefler ürkütür; “Nasıl başaracağım? Nasıl yetişeceğim? Nereden başlayacağım?”… Halbuki adım, başlangıcı müzakere etmeyi gereksiz kılar; küçük bir hareketle tereddütleri kenara iter. Ustaca planlar, parlak stratejiler önemlidir; ama hepsi, ilk adımın fiili hakikatine muhtaçtır. İlk adım atılmadan yapılan hiçbir plan, gönül odasında ses bulmaz. İlk adımı atınca, ikinci adım kendini gösterir. Yürüyüş, adımların kendini çağırdığı bir zincirdir. Bu zincir, irademizi güçlendirir; başlayabilirim duygusu, devam edebilirim gücüne dönüşür.
Huzura giden yol, ufak düzeltmeler, ince ayarlar, sabırlı tekrarlar gerektirir. Bir koşucunun nefesini ayarlaması gibi… Hız değil, nefesin ritmi belirler dayanıklılığı. Yaşam ritmindeki bu küçük düzleştirmelerle endişenin taşkın kıyılarını geri çekeriz. Adımlar, fark etmeyi mümkün kılar… Duyumsadıkça yerleşiriz; yerleştikçe içimiz sakinleşir. Adım atmanın huzurla ilişkisi, hedefle araç arasındaki o hassas dengede yatar. Eğer adımı yalnızca nihai kazanımın zorunlu merdiven basamakları olarak görürsek, her basamak bir yetersizlik ilanına dönüşür. Dahasına kilitlenmiş bir adım, huzura değil hırsa tutunur; varış noktasının gölgesi yürüyüşün ışığını söndürür. Oysa adım, kendi içinde zaten anlamlıdır. Yer değiştirmek, onay beklemeyen bir ilerleyiştir. Evet, hedef önemlidir; ama hedefe bağlanan anlam, adımın anlamını gasp etmemelidir. Dolayısıyla huzur, varış noktası değil; yürüyüş biçimidir. Ayağın yere her bastığında, nefesin her girip çıktığında, bakışın her ayrıntıda yuvalandığında, kendini açan bir yoldur. İnsan, yürürken düşünür, yürürken anlar, kopuk ipleri düğümler, kendine döner. Her adım başka bir gerçeğe dokunur. Bedenle zihnin eşzamanlılığa ulaşma arzusuna nail olur. Nasıl ki kalp ritmimiz atım atım sürekliliğe yerleşir, yürüyüşün ritmi de dağınık düşünceleri inci gibi dizer.
Sadakat, adımın ömrüdür. Adımın ömrü uzadıkça, huzur yürüyüşünün ufku genişler. Çünkü çoğu zaman hayat, varmamız gereken yere bizi götürecek yolu, adımımızı attıktan sonra önümüze serer. Dünyayı olduğu gibi görmekle, olabileceği gibi düşünmek arasındaki köprü, adımın sürekliliğidir. Huzuru kaçırmamızın nedenlerinden biri, onu bir tamamlanmışlık duygusu sanmamızdan geçer. Oysa huzur, tamamlanmamayı kabullenen ve buna rağmen sebatla ilerleyen aklın ve gönlün ahengidir. Bitmemiş işlerin ortasında, eksik kalan cümlelerin arasında da huzur bulunabilir; yeter ki adım, günün sonunda kendini tekrarlayacak kadar kanaatkar ve ertesi gün yeniden başlayacak kadar umutlu olsun.
Günün karmaşası ‘şimdi’yi yutar. Oysa adım, ‘an’ın temsilcisidir. Pek tabi dikkat ister ve dikkati nereye yatırırsak, hayat orada sermaye yapar. Adım, yürüyüşü, yürüyüş ise düşünceyi ıslah eder. Bazen adımın istikameti tereddüt doğurur; “Acaba doğru yöne gidiyor muyum?” Sorusu meşrudur, hatta gereklidir. Yol işaretleri, pusulalar, danışılan insanlar, okunan metinler… Hayat, bu küçük düzeltmeleri sever. Yaşam, hiçbir zaman kusursuz bir güzergahta ilerlemez. Kimi zaman saparsın, kimi zaman düşersin, kimi zaman geriye dönersin. Bunlar yolun doğasıdır. Hatalar da molalar gibi, yürüyüşün parçasıdır. Asıl mesele, düşmeden yürümek değil; düştüğün yerden kalkabilmektir. Çünkü her yeni adım, başka bir meydan okumadır… kendine, zamana, hayata. Adımların içinde büyür, değişir, olgunlaşırız. Bir bakarsın, dün korktuğun şey artık sıradanlaşmış, dün imkansız dediğin mesafe artık ardında kalmış. İşte o fark, o değişim, adımların eseridir.
Her şeyin hemen olmasını ister; emek sürecini değil, sonucu arzularız. Oysa sonuç, emeğin çocuğudur. Emek yoksa kalıcılık da yoktur. Eziyetsiz başarı olmadığı gibi, her emek de içinde bir sancı taşır. Her zahmet, bir şekillenmedir. Sporcu adalesini, yazar zihnini, aşık gönlünü yorar. Her biri kendi sınavını verir, her biri kendi eşiğini aşar. Can yandıkça, bilinç uyanır. Maraton koşucusu, bitiş çizgisine değil, her adımın ritmine bağlanarak koşar. Çünkü bilir ki, huzur bitişte değil, adımda gizlidir. Adımın yönü değil, niyeti belirleyicidir. Bir geri adım, bazen yüz ileri adımın yerini tutar. Çünkü o geri adım, farkındalığın tohumu olabilir. Basiret dediğimiz şey, kör yürüyüşte değil, bilinçli ilerleyiştedir. Her adım, bizi bir şeye yaklaştırır ama aynı zamanda bir şeyden uzaklaştırır. İş, bu dengeyi fark edebilmektedir. Her adımda kazandığımız kadar, geride bıraktıklarımız da vardır; yükler, hatıralar, korkular... Yürümek, bunları layıkıyla taşımayı öğrenmektir.
Hayat, ilerledikçe derinleşen bir mefumdur. Huzur, anlam, bilgelik, hepsi sabırlı adımların içinde filizlenirler. Bu yüzden adım, eylemin adabıdır. Her adım bir sonraki aşamaya yaklaştırır. Ufuk, çoğu zaman sandığımız kadar uzak değildir. Sadece adımın eksikliğinden bulanıktır, yürüdükçe netleşir. Hedef dediğimiz unsur, birdenbire ortaya çıkmaz; adımlar onu yavaş yavaş örer. İnsan, birikmiş küçük adımların toplamıdır. Her santim, her nefes… O toplam, bir gün dönüp baktığında seni olduğun yere getirmiştir.
Yola çıkan seyyah, arşın arşın Anadolu’dan başlar yürümeye; her adımda toprağın hikayesini, alemin sırrını dinler. Cihan, ona sınır çizmez; o, geçtiği her diyarda özü besler, ‘an’ olan halleri çoğaltır, gönüldeki yolculuğun, yürüdüğü yola karıştığını fark eder. Velhasıl anlar ki, asıl sefer, kendine doğru olandır.
“Her gün bir yerden göçmek ne güzel; her gün bir yere konmak ne güzel.” - Mevlana