Daha kelimeler kifayet kazanmadan kalbe düşen ve hayatla birlikte insanın gönlüne yazılan ilk hatıralardandır. Göz onu görmeden evvel gönül tanır, us adını koymadan ruh hisseder. Işığın koyulaştığı yerde ürker insan, açıldığı yerde sükuna yaklaşır.

Hayatın sunduğu görsel şölenin asli süsüdür renk. Lakin sadece görene dair değildir; göremeyen için de manasıyla var olur. Az sayıda asıldan doğar ama binlerce tonda dağılır. Her biri aynı kaynaktan beslenir; hiçbiri ötekini tekrar etmez. Bu yüzden renk, sabit bir karşılığa indirgenemez. Aynı renk bir yerde ferahlık olurken, başka bir yerde ağırlık kesilir. Onu çoğaltan, temas ettikçe büründüğü haldir. Renk, bu temaslarda genişler, incelir, koyulaşır yahut çözülür. Her ton, yaşanana düşen bir iz gibidir. Böylece renk, çoğaldıkça dağılmaz; aksine, varlığın tekliğini farklı yüzlerden göstermeye devam eder.

Zamanın ışıkla bıraktıklarıyla beraber geçip giden yıllar; insanın yüzünde olduğu gibi renklerin duruşunda da izlerini bırakır. İlk bakışta parlak görünen tonlar zamanla keskinliklerini yitirir; kimi renk derinleşir, kimi usulca çekilir. Bu değişim, bakışın yaş almasıdır. Renk, insanın geçtiği hallerle birlikte durulur; aceleyle bakıldığında karmaşık, durularak bakıldığında sakindir. Bu yüzden renk, her vakitte aynı kalmaz. Zamanla birlikte esner, yumuşar, hatta bazen soluklaşır ancak eksilmez. Zaman ilerledikçe yerinde durmaz; o da insanla birlikte değişir. Aynı ton, çocuklukta yenidir henüz pırıl pırıldır. Gençlikte derinlik kazanır; olgunlukta durulur. Bir vakit çağıran; başka bir vakit susar.

Kimi bakışta sevinç kırıntısı gibi dağılır; kimi bakışta canlılık diye okunur, başka bir yerde dinginlik olarak karşılık bulur. Renk, tek bir manaya razı olmaz; insanın bulunduğu hale göre anlamını değiştirir. Bu yüzden renk, bakana göre açılan bir kapı gibidir; kimi ondan geçer, kimi eşiğinde durur. Ne zaman ki insan kendini büyütmekten vazgeçer; renk de sadeleşir. Ne zaman ki odaksız kalabalıklaşır, bu sefer tonlar birbirine karışır. Bu yüzden renk, nesnel görüntüden ziyade benlikte açılan hisler silsilesidir. Işığın yüzeyinden öte, hafızanın derinliklerinde tuttuğu derecedir. Hatıralar çeşitlenirken, suretten önce insanın gönül ikliminde karşılık bulur. Arif olan rengi yaftalamaz; onda durur. Çünkü her ton, nefsin bir perdeden geçişine, ruhun bir durakta soluklanışına işaret eder. Bazı hallerde ışık genişler ve gönül ferahlar; bazısında daralır, insan içine çekilir. Renk bu geçişlerin katibidir. Onu ancak kendini tanıyan bünyeler idrak eder. Durmayı bilen, içindeki karanlığı da aydınlığı da seyretmeye cesaret eden için renk, sözlere hacet olmaksızın anlaşabilmek demektir.

Bir vakit vardı, renkler ihtiyarlamamıştı. Henüz anlamın yükünü kambur gibi sırtlanmamış, insanın hoyrat bakışıyla törpülenmemişti. Renk, eşyanın yüzünde duran bir boyadan öte; halin kendisiydi. Hatta renk, insanı ele verirdi. Zira eskiler, bir şeyin rengini sormadan evvel niyetini sorardı. Çünkü renk, niyetin görünür haliydi. O yüzden rastgele giyilmez, gelişigüzel sunulmazdı. Eskiden mendil, cebin içinde taşınan bir bez parçası olmaktan çok uzaktı; o kalbin sakladığı sözdü. Beyaz mendil, helalliğin ve temiz bir temenninin işaretiydi; “seni seviyorum” demenin zarif yoluydu. Sarı mendil, sabrın rengiydi; sıhat uygunluk vermese de kalbin henüz kopmadığını anlatırdı. Al mendil, göze alınmışlığın ve gizlenemeyen bir halin ifşasıydı; sevdanın çağrısıydı. Bir gül, yalnızca kokusuyla değil, rengiyle konuşurdu. Kırmızı gül, sadece aşk değil, yanmayı kabul etmekti. Beyaz gül, teslimiyetle karışık bir sükuttu; talep değil, rızaydı. Sarı gül, solgunluğuyla bir kırılmayı haber verirdi; sevilmiş ama yorgun düşmüş kalbin remziydi. Eskiler renkleri seçmez, onlara razı olurdu. Mendil cebinde, gül eldeyken insan susardı; zira bazı anlamlar söylenirse eksilir, renkle bırakılırsa derinleşirdi.

Basitçe, sabahın alacasında uyanıp, akşamın koyuluğunda çekildiğimiz zamanlarda; her renk, gönülde bir karşılık bulurdu. Al bir yanakta, utanmayı yahut beklenmedik bir sevincin işaretini görürdük. Solan bir çehrede, halsizliği, rahatsızlığı, korkuyu gözlemlerdik. Zira eskimek, zamanla anlam kazanacağına; manadan düşmeye başladı. Ne olduysa sonra oldu. İnsan çoğaldı, kelime arttı, hız çoğaldı. Renk, anlamdan koptu.

Artık renk seçiliyor ama okunmuyor. Göze hoş gelen, ruha ağır gelen tonlar çoğaldı. Renk, bir çağrı olmaktan çıktı; bir vitrin süsüne dönüştü. İşte o gün, renkler yaşlanmaya başladı. Bu noktada, yaşlanmak, tükenişten çok; duyulmamanın, fark edilmeden geçilmenin yorgunluğuydu. Herşeye rağmen, biz günleri eskitsek de renkler, unuttuğumuz halleri, bastırdığımız duyguları, ertelediğimiz soruları farklı akislerde hatırlatmaktan vazgeçmedi. Aksine birlik olup bize farklı dilde seslenmeye devam ettiler. Dikkat kesilen, farkında olan için de kapılar her daim ardına kadar açık kaldı.

Renklerin asıl kudreti, yan yana geldiklerinde ortaya çıkar. Aynı hayat gibi; tek bir duygunun hakim olduğu anlar, geçicidir. Asıl derinlik, zıtlıkların bir arada durabildiği yerde doğar. Ne tamamen aydınlık ne tamamen karanlık… Renkler birbirine değdiğinde sınırlar bulanıklaşır. İnsan da tam orada, keskinlikten vazgeçtiği noktada olgunlaşır. Belki de bu yüzden bir tabloya, bir gün batımına, bir duvara düşen gölgeye hızlıca bakıp geçersen, sadece görmüş olursun. Lakin durursan, ve yeterince bakarsan, renk seni içine alır. O an, zaman gevşer ve insan, kendine biraz daha yaklaşır.

Pek tabi hayat, sürekli huzura amade bir akış sunmaz. Hayat vardır, insanın yüzüne tokat gibi iner. Öyle bir an gelir ki göz inceliği kaybeder. Dünya iki renge düşer… siyah ve beyaz. İyiler beyazdır, kötüler siyah. Arası yoktur artık. Bu keskinlik, bir yorgunluk alametidir. Çünkü griyi görmek, lüzumsuz hale gelir. Sabır ister. Sabır ise canı yananın ilk terk ettiği şeydir. Oysa hayat, siyah beyaz değildir; aksine çeşidi bol bir renk skalasıdır. Aynı insan, hem merhametli hem zalim olabilir. Aynı söz hem yaralayabilir hem iyileştirebilir. Nihayetinde, rengi kaçırıyorsan; tona yönelmekte sakınca yoktur. Hakikat da çoğu zaman göz alıcı olmaz. Bazen donuktur, bazen puslu. Bu yüzden hakikati arayanın gözü, parlaklıktan öte, derinliğe alışmalıdır. Parlak renkler çabuk tüketilir; derin tonlar uzun süre dayanır. İnsan da böyledir. Çabuk parlayan çabuk söner; rengi ağır olan geç anlaşılır ama kalıcıdır. Hasılıkelam, anlam, aceleye gelmez. Acele eden göz, ton farkını seçemez. Ton farkını seçemeyen kalp, adaleti şaşırır.

Bir de hayatı, başkalarının gördüğü gibi görmeyenler vardır. Örneğin, renk körlerini çoğu zaman eksik sanırız. Oysa renk körlüğü, başka bir algıdır. Renk körü biri, kırmızının ayırt edilemediği yerde şekle, dokuya, ışığa dikkat eder. Yani gözden kaçanı yakalar. Yeri gelir, toplumlar bile renk körlüğü yaşar. Yaşadığı dönemin rengini göremez olur. İnceliği seçemez, niyeti ayırt edemez. Herkes bağırır, herkes parlak görünme derdindedir. Oysa muteber olan, göze sokulmayan renklerdir. Sadelikte saklanan mana kıymetlidir. Renkten söz edilirken körler de çoğu zaman suskun bırakılır; oysa kör olan, rengi halle tanır. Beyaz onun için ferahlıktır, sesin yankılandığı genişliktir. Kırmızı, yaklaşıldığında hissedilen bir hararet, sıcaklıktır. Mavi, sadece gökyüzüyle anlatılmaz; serinlikle, durulmayla, nefesin yavaşlamasıyla anlatılır. Kör, rengi tarif ederken, tesire bakar. Çünkü görmeyen göz, duyuyu kalbe bırakır. “Görmeden bilme” hali, kör için gündelik bir bilgidir. O bilir ki renk, bakılandan öte; insanda bıraktığı izdir. Bu durum vesilesi, ağmağlık gönülde olmadıkça, kör olan renkleri kaybetmez; tam aksine biz renklerin yüzeyinde oyalanırken, o manasına dokunur.

Velhasıl insan, hangi halden geçerse geçsin, bir renkle mühürlenir. İnkar edilmez o hal; yalnızca yaşanır. Hayat da belki bu vesileyle rengi algısıyla kıymetlendiren bir seyrüseferdir.