Hibrit savaş; bir tür askeri strateji olarak tanımlanıyor. Bir ülkenin amaçları, çıkarları için başka ülkeye gayrinizami taktik ve yöntemlerle saldırmasının adına hibrit savaş deniliyor. Hibrit kelimesinin anlamıysa, iki farklı güç kaynağının bir arada bulunması. ‘Adı konmamış savaş’ anlatımının karşılığı ‘hibrit savaşa’ denk geliyor.

Bu savaşın içeriğinde ne yok ki! Siber alandan ekonomiye, bilgiden diplomasiye her enstrüman kullanılıyor. Rakip ülkenin sadece askeri gücünü değil, aynı zamanda siyasi, ekonomik ve toplumsal istikrarı hedef alınıyor. Amaç ise, düşmanın direnme kapasitesini yavaş yavaş aşındırmak ve hedefi, istenen siyasi tavizleri vermeye zorlamak.

Bilgi ve siber savaş yöntemiyle hedef ülkenin kamuoyunu, siyasi süreçlerini ve karar alma mekanizmaları etkileniyor. Kritik sızmalar, devletin önemli verilerini çalmak bu yönteme giriyor.

Dezenformasyon ve propaganda ile, hedef ülkenin siyasetine, kurumlarına veya liderlerine olan güven sarsılıyor, toplumda kutuplaşma yaratmak ve istenen siyasi sonuçları destekleyen bir algı oluşturmaya çalışılıyor.

Ekonomik ve ticari yöntemde, ticari kısıtlamalar ve yaptırımlar uygulayarak hedef ülkenin ana gelir kaynaklarını kurutmak ve halkın refahını düşürmek isteniyor. Özellikle doğal gaz veya petrol gibi kritik kaynakların tedarikini keserek veya fiyatlarını manipüle ederek siyasi baskı aracı olarak kullanmaya uğraşılıyor.

Finansal piyasa manipülasyonuyla, spekülatif hamlelerle hedef ülkenin para biriminde ve borsasında istikrarsızlık yaratmak amaçlanır.

Hibrit savaşın ‘askeri ve vekalet yöntemleri’ kapsamında ise, konvansiyonel gücün sınırları belirsiz, dolaylı ve inkar edilebilir şekillerde kullanılması yer alır. Terör örgütleri, milis grupları, isyancılar veya özel askeri şirketler finanse edilir, eğitilir. Bu sayede hedef ülkede istikrarsızlık yaratılır ama saldıran ülke doğrudan sorumluluktan kaçınır.

Siyasi ve diplomatik yöntemde de, uluslararası sistemin araçlarını kullanarak hedef ülkeye baskı uygulanır. BM, NATO, AB gibi uluslararası platformlarda hedef ülkeyi izole etmek, itibarını zedelemek ve aleyhinde kararlar çıkartmak bu yönteme girer. Yine, hedef ülkenin ulusal veya uluslararası hukuku çiğnediği yönünde davalar açmak veya hukuki süreçleri manipüle etmenin yanı sıra, rakip ülkenin iç siyasetine karışarak, istenen sonuçları doğuracak şekilde seçim süreçlerine siber veya bilgi araçlarıyla müdahale etmek de bu alanın kapsamındadır.

Bu kadar açıklamayı yapmamın nedeni, Yunanistan ve İsrail’in Türkiye’ye yönelik politikalarının hibrit savaş içerdiğini anlatabilmem içindi.

Zira, Türkiye ile Yunanistan ve İsrail arasındaki ilişkiler, genellikle tam teşekküllü bir savaşın eşiğinin altında kalan, ancak hibrit savaşın tüm enstrümanlarının kullanıldığı bir örnek olarak karşımıza çıkıyor.

Yunanistan’ın hibrit saldırıları

Yunanistan'ın ABD ve AB nezdinde Türkiye'ye karşı lobi faaliyetlerini yoğunlaştırması, Türkiye'nin F-16 veya Eurofighter gibi savunma sistemleri alımını ve SAFE kapsamında silah alımını engelleme çabaları var. Bu, Türkiye'yi uluslararası sistemden izole etmeyi ve askeri modernizasyonunu yavaşlatmayı amaçlıyor.

Uluslararası kamuoyunda Türkiye'nin saldırgan, revizyonist veya tehdit olduğu yönünde algı oluşturmaya yönelik sistematik yayınlar ve kampanyalar uyguluyor. Bu sayede Türkiye’nin meşruiyetini zedeleyerek siyasi taviz vermeye zorluyor.

Ege Adaları'nın uluslararası anlaşmalara aykırı olarak silahlandırılması, doğrudan çatışma yaratmadan, askeri bir gerginlik alanı yaratarak statükoyu değiştirmeyi ve Türkiye'yi zor durumda bırakmayı amaçlıyor.

Yunanistan neredeyse tüm dış politikasını hatta varlık nedenini Türkiye düşmanlığı üzerine kurmuş durumda. Sadece açıkça savaş açmadıkları kaldı. Yunanlıların bu alçak tutumlarına karşı, Türkiye kendi büyüklüğüne yaraşır şekilde olgun davranmaya devam ediyor.

Türkiye-İsrail ilişkileri

Türkiye-İsrail ilişkilerine mercek tutacak olursak benzer yaklaşımlarla karşılaşıyoruz.

İsrail, özellikle ABD Kongresi'nde ve Avrupa Birliği kurumlarında, Türkiye aleyhine yasal düzenlemeler veya yaptırım kararları çıkarılması için yoğun lobi faaliyeti yürütüyor. Türkiye'nin ekonomisini ve uluslararası ticaretini olumsuz etkileyerek siyasi kararlara müdahale etmeyi amaçlıyor.

İsrail'in Türkiye'ye karşı Suriye veya başka bir komşu ülkede vekalet gruplarını destekleyerek Türkiye'nin güvenlik maliyetini artırdığı da vakıa. Bunun anlamı doğrudan çatışmadan kaçınarak Türkiye'yi dolaylı olarak yıpratma taktiği.

Doğu Akdeniz'de Yunanistan ve Kıbrıs Rum Yönetimi ile enerji işbirlikleri yaparak Türkiye'yi bölgedeki doğal gaz projelerinden ve jeopolitik denklemlerden izole etme çabasıyla, Türkiye'nin bölgesel etki alanını ve ekonomik potansiyelini kısıtlamayı hedefliyor.

Bu eylemler, askeri tatbikatlar gibi gözdağı verme amaçlı konvansiyonel araçlarla birlikte, ekonomik, diplomatik, hukuki ve enformasyonel araçları da senkronize bir şekilde kullanarak Türkiye'nin ulusal gücünün farklı bileşenlerini -ekonomi, kamuoyu, uluslararası itibar- hedef alıyor.

Dolayısıyla, bu saldırganlıklar, hibrit savaşın daha düşük eşikli ve süreklilik arz eden formu olan ‘Hibrit Tehditler’ veya ‘Gri Bölge Çatışması’ kavramları kapsamında giriyor. Modern jeopolitikte ülkelerin birbirlerine karşı askeri müdahaleden kaçınarak siyasi hedeflerine ulaşmaya çalıştığı bu mücadele şekli Türkiye’ye karşı yıllardan beri uygulanıyor.

Yunanistan ve İsrail'in Türkiye'ye karşı attığı adımlar, klasik anlamda bir konvansiyonel savaş ilanı olmasa da, hibrit savaşın doğasına uygun yöntemler.

Tarih ve vefa

Tarihsel olarak Türk milleti ile Yahudi halkı arasındaki ilişki, genellikle olumlu ve koruyucu oldu. 1492 yılında İspanya'dan sürülen Sefarad Yahudilerinin Osmanlı İmparatorluğu tarafından kabul edilmesi, Türkiye'nin Yahudi halkı için bir sığınak olma rolünün en önemli kanıtıdır.

Türkiye, İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi zulmünden kaçan birçok Yahudi'ye -özellikle akademisyen ve bilim insanlarına- sığınma hakkı tanıdı.

Yunanistan'ın, Nazi işgali sırasında Selanik gibi büyük şehirlerindeki Yahudi cemaatinin katledilmesine destek verdiği biliniyor.

Türkiye'nin tarihsel olarak Yahudiler için güvenli bir liman olması gerçeğine rağmen, günümüz İsrail devleti vefasızlıkta zirve yapıyor. Bunun baş sorumlusu şüphesiz ki Netenyahu.

İsrail, 1996'da Netanyahu'nun ilk kez Başbakan seçilmesiyle başlayan süreçte daha muhafazakar ve dini bir eksene kaydı. Saygılı, uluslararası anlaşmalara bağlı ve işgal hareketlerinden kaçınan bir İsrail liderinin, ülkesinin imajını düzeltmesi ve Türkiye ile ilişkileri eski stratejik seviyesine getirmesi kesinlikle mümkün olurdu.

Netanyahu, kariyeri boyunca tam tersi bir eksende politikalar izleyerek hem İsrail'in uluslararası itibarını zedeledi hem de Türkiye gibi tarihsel bağları olan ülkelerle ilişkileri kişiselleştirip zehirledi.

Demek ki, uluslararası ilişkilerde, özellikle demokrasiyle yönetilen ülkeler arasında, liderlerin kişisel kararları, söylemleri ve ideolojik tutumları, halklar arasındaki tarihsel bağların ve ortak çıkarların bile önüne geçebiliyor.

Netenyahu’nun tepki gösterdiği Türkiye'nin Filistin tezi, sadece siyasi bir duruş değil, aynı zamanda uluslararası hukuka, insan haklarına ve kalıcı bir barış vizyonuna dayanan sağlam bir hukuki ve ahlaki zemine sahip. Buna karşın Netanyahu'nun güce dayalı, hukuku göz ardı eden politikaları ise hem bölgesel istikrarı baltalamakta hem de uluslararası alanda büyük bir itibar kaybına yol açıyor.

Türkiye, tarihsel geçmişi, jeopolitik konumu ve askeri-ekonomik kapasitesiyle Orta Doğu, Balkanlar, Kafkasya ve Doğu Akdeniz'de doğal bir bölgesel dengeleyici ve lider olma potansiyeline sahip. Netanyahu yönetimi, Türkiye'nin bölgesel nüfuzunu kendisine karşı bir tehdit olarak algılıyor.

Yani Türkiye ne kadar güçlenirse, İsrail'in nüfuzu o kadar azalır düşüncesi hakim. Özellikle Doğu Akdeniz'de, Türkiye'nin ‘Mavi Vatan’ doktrini ve enerji politikaları, İsrail'in Yunanistan-Kıbrıs eksenin fena rahatsız ediyor. Türkiye'nin bölgesel liderlik arayışı arkadaşları geriyor.

Mevcut gerilimin temelinde kısa vadeli siyasi kaygılar ve kişiselleştirilmiş liderlik politikalarının varlığı söz konusu. Uzun vadeli bölgesel istikrar, refah ve güvenlik açısından, Türkiye ve İsrail'in işbirliği yapması, bölgedeki tüm aktörler için en mantıklı ve en sürdürülebilir yol olabilir.

Savunma sanayii sayesinde!

Türkiye'nin bölgesel ve küresel nüfuzunu artırma hedefine ulaşmasında, özellikle savunma sanayii ve teknoloji alanındaki atılımları kritik bir role sahip. Türkiye, son yirmi yılda savunma sanayinde dışa bağımlılığı azaltmayı ve kendine yeterli olmayı temel bir hedef olarak belirledi. Bu, sadece askeri bir mesele değil, aynı zamanda dış politika manevra alanı açan stratejik bir hamleydi.

Teknolojik bağımsızlık, Türkiye'ye dış politikada daha cesur, kendi ulusal çıkarları doğrultusunda hareket edebilen ve gerektiğinde dostlarına destek, rakiplerine ise caydırıcılık gösterebilen bir güç katmanı sağlıyor. Türkiye'nin savunma sanayiindeki bu kararlılığının ve atılımlarının ardındaki temel motivasyon, tarihsel deneyimlerden kaynaklanan güvenlik ve stratejik bağımsızlık arayışıdır.

Ayrıca, Türkiye gibi jeopolitik açıdan karmaşık bir bölgede bulunan bir ülkenin, kendi savunma yeteneklerini geliştirmesi ve dışa bağımlılığı azaltması, sadece bir tercih değil, genellikle bir ulusal güvenlik zorunluluğu olarak görülür.

Türkiye'nin amacı sadece kendi ihtiyaçlarını karşılamak değil; stratejik özerkliğini ve bölgesel gücünü, müttefiklerinden bağımsız olarak güvence altına almaktır. Türkiye’nin, NATO müttefiklerinden bile kritik silah sistemlerinin, yedek parçalarının veya teknolojilerinin tedariki konusunda kısıtlamalarla karşı karşıya kaldığını unutmamak gerekir.

Türkiye'nin attığı adımlar, hem bölgesel hem de küresel ölçekte, kendi çıkarlarını kararlılıkla koruma ve geleceğini kendi elleriyle inşa etme iradesinin bir göstergesidir. KAAN, Tayfun, Bora, İHA, TOGG, milli gemiler, tanklar bu iradenin sembolleridir.

Yapanlar sağ olsun, var olsun...