SSCB tehdidinden duyulan kaygı Türkiye’yi NATO’ya itti. ‘Soğuk Savaş’ sürecinde Amerika’nın Orta Doğu politikası Türkiye’nin beklentileriyle örtüştü.
SSCB’nin dağılmasından sonraysa NATO’nun Güney kanadını koruyan Türkiye’ye bakış değişmeye başladı. Batı medyasında bu durum, “Türkiye’nin Batı kuruluşlarında bulunuşu ve Avrupa’daki mevcudiyeti, Stalin’in ve Komünist tehdidinin bir hediyesidir. Stalin gitti, Komünizm yıkıldı, Türkler, ait oldukları yere dönmelidirler” şeklinde açıkça dillendirildi.
Değişen dengeler ve kuvvetli ülkelerin kendi çıkarlarını zayıf ülkelere dayatması sonrası, uluslararası hukukun yok sayıldığı bir düzene geçildi. Tehditle, kaba kuvvetle iş görme modeli oluştu. İsrail’in, Filistinlilerden başlayıp Lübnan, Suriye ve İran’a taşıdığı ve Gazze’de vahşete dönüşen saldırganlıkları, Rusya’nın Ukrayna’ya açtığı savaş, Trump’un Arap ülkelerinden topladığı haraçlar ‘gücü yeten yetene’ düzeninin çarpıcı örnekleriydi.
Sancının derin olduğu Orta Doğu coğrafyasında hiç rahat bırakılmayan ülkelerin başında Türkiye geliyor. Terör örgütleriyle, siyasi krizlerle, ambargolarla, Kıbrıs, Yunan, AB dayatmalarıyla hiç huzur vermediler. Uzun zamandan bu yana Suriye’de terör örgütü büyütülüyor. NATO’da ortak olduğumuz Amerikalılar, o terör örgütünü himaye etmekle kalmıyor ‘müttefikimiz’ gibi dehşet tanımlamalarda da bulunuyor. ABD’nin bütün kötülüklerine arka çıktığı İsrail’le Türkiye’nin ilişkileri geriliyor.
İşte böyle bir atmosferde MHP Lideri Devlet Bahçeli’den, “Dünyaya meydan okuyan ABD-İsrail şer koalisyonuna karşı akla, diplomasiye, siyasetin ruhuna, coğrafi şartlara ve yeni yüzyılın stratejik ortamına en uygun seçenek ‘TRÇ’ ittifakının inşa ve ihya edilmesidir. TRÇ ittifakının da; Türkiye, Rusya ve Çin’den müteşekkil olması arzu ve önerimizdir” çıkışı geldi.
Bahçeli’nin sözlerini işitince aklıma dönemin MGK Genel Sekreteri Tuncer Kılınç’ın yaptığı açıklama geldi. Kılınç, Mart 2002’de, “Türkiye’nin yeni bir takım arayışlar içinde olması kesinkes ihtiyaç. Bunun da en doğru yöntemi zannediyorum, Rusya Federasyonu ile birlikte, ABD’yi göz ardı etmeksizin mümkünse İran’ı da içerecek şekilde arayışta olunması. Türkiye, AB’den hiç yardım görmemiştir. AB, Türkiye’yi ilgilendiren sorunlara menfi bakıyor” dedi.
Sene 2002, sene 2025... 23 sene sonra Kılınç’ın sözleriyle paralel bir açıklamanın Bahçeli’den gelmesi düşündürücü. Devlet aygıtının önemli figürleri olan iki ismin çıkışlarının altında, Türkiye’ye yönelik düşmanca davranışların etkisinin olduğu muhakkak. Ülkelerin eksen değiştirmesi için olağan dışı faktörlerin devrede olması gerekir. Türk devletinin sözcülerinin eksen değişikliğinden bahsetmeleri ortada beka sorunu bulunduğuna işaret ediyor olabilir.
Bahçeli’nin açıklaması düz mantıkla değerlendirildiğinde, Türkiye’ye karşı müttefikliğe yakışmayan şekilde davranan ülkelere ciddi bir uyarı niteliğindedir. ‘Yaptıklarınız yeter’ demektir. ‘Düşmanlıklarınıza son verin’ mesajıdır. Aynı zamanda Türkiye’nin alternatifleri olduğunu, bu seçeneklerin Batı için yakıcı olacağını duyuran sözlerdir. Lakin, aynı Bahçeli’nin terör örgütü liderini ‘kurucu önder’ ilan kişi olduğunu anımsadığımızda huylanmamak da mümkün değil. İyi kötü NATO’da söz hakkımız var. Emperyal Batı’ya sırt çevirip emperyal Doğu ile kol kola girme arzusu acaba ne kadar sağlıklı olur?
Tuncer Kılınç o çarpıcı çıkışı yaptıktan sonra Türkiye seçime gitti. AKP ‘zararlı’ bazı ortaklarla birlikte iktidara geldi. Bu süreçte sergilenen bazı icraatların faturası ağır oldu. 15 Temmuz darbe girişimi sonrası devlet iki yakasını bir araya getirmeyi başardı. AKP’nin içindeki ‘zararlı’ gruplar uzaklaştırıldı, etkinliği kırıldı. Devletin hakim olduğu bir yola girildi. Devletin sözcüsünün, ABD-İsrail bloğundan şikayet etmesi, ‘devlet hakimiyetini ortadan kaldırmaya dönük girişimlerden kaynaklanıyor’ manasına gelir mi? Gelir.
Türkiye, Batı kampından gelen dostluk dışı eylem ve tavırlara isyan etmektedir. Biz, Avrupa Birliği'ne girmeyi devlet politikası haline getirdik ama AB çifte standardı bırakmadı. Türkiye'ye karşı, kendi ortaya koydukları genel kuralları dahi ihlal ettiler. Terör örgütlerine lojistik ve stratejik destek verdiler.
ABD-İsrail gibi AB’de dostluğa yakışmayan davranışlarını sürdürüyor. Parasını ödediğin uçaklara el koyan ABD. Typhoon savaş uçağı almanı engelleyen AB. Müttefikliğe yakışmayan iki basit örnek. Roketsan yetkilisinin yaptığı, ‘vida almak istiyoruz, onu bile engelliyorlar’ açıklama dikkat çekicidir. Türkiye tam anlamıyla ayaklarının üzerinde duracak konuma bir an evvel gelmelidir. Bunun için özellikle enerji ve savunma alanındaki eksiklerini tamamlaması şarttır.
Birileri medeniyetleri çatıştırmayı, Doğu-Batı savaşı çıkarmayı planlıyor olabilir…
Algı ve roket
Günümüzde savaşlar sahada olduğu kadar sosyal medya mecrasında da o denli önemli. “Algı, roketler kadar etkili bir silah” artık. İsrail’in saldırganlığına karşı uluslararası kamuoyunu duyarlı hale getiren sosyal medya çalışmaları Tel Aviv’i oldukça rahatsız ediyor. İsrail'i acımasız veya sömürgeci olarak resmeden her viral video Netenyahu’nun tepesine düşen füze niteliğinde. Nitekim İsrail’li yetkililer sıkça bu durumdan rahatsızlıklarını dile getiriyorlar. İsrail sosyal medyada İsrail’in suçlarını deşifre eden girişimlerin sorumlusu olarak da Çin ve Katar’ı işaret ediyorlar. İsrail yaptığı katliamı değil bu vahşetin duyulmasından dolayı rahatsız oluyor. İnsanlığın bittiği yer burası…
Erdoğan-Trump
Trump, Erdoğan’ı Beyaz Saray’a davet etti. Boing’e yüklü miktarda uçak siparişi verecek olmamız bunda etkili olmuş mudur? Muhakkak etkisi vardır. Erdoğan bunu iç politika için de kullanacak mıdır? Kullanacaktır.
Asıl mühim olan nedir? Erdoğan-Trump görüşmesinde Türkiye’nin canını sıkan eylemlerin sona erdirilmesinin mümkün kılınmasıdır. Özellikle Suriye’de Türkiye’nin istediği politik gelişmelerin hayata geçmesinin sağlanması önemlidir. Ülke çıkarları açısından faydalı sonuçlar doğuracak bir görüşme olacaksa gerisini sallayın gitsin. Yok olmayacaksa boşuna kaynaklarımızı transfer etmenin anlamı yok.