Görünmeyeni gösteren bir mucize aynasıdır… ‘Doğa’; Gözümüzün önünde ama hala hatırlanması gereken en kadim hakikat, yaradanın oyun bahçesi ve ibretlik yansıması. “Her şey O’ndandır ve O’na döner” sırrının özüdür. Ana kucağı gibidir, zamandan ve mekandan bağımsız bir sığınaktır. Aynı ana gibi sabırla yaklaşır; biz unutsak da o bekler, çağırır, hatırlatır.
Bir taşın yosun tutmasında, bir nehrin kendi yatağını asla unutmamasında, bir bitkinin hiç konuşmadan şifa sunmasında sonsuz bir incelik gizlidir. Ve biz, bu inceliği görebildiğimiz ölçüde insan oluruz. İnsan, iç dünyasındaki karanlığı, doğanın aydınlığında yıkamayı öğrenmelidir. Yunus’un dediği gibi, “Dağlar ile taşlar ile çağırayım Mevlam seni” diyebilmek, varlığın kendisini de bir tesbih gibi okumaktır.
Sabahın ilk ışıklarıyla uyanan doğanın derinliklerinde yürürken, toprağın kokusu insanın içine işler. Her adımda çıtırdayan yapraklar, geçmişin izlerini mırıldanır. Kuşlar, günü karşılayan, ‘hoşgeldin’ şarkılarını söylerken, ufukta ağır ağır yükselen güneş de vaatte bulunur; her şey yeniden başlar.
Evren, kusursuz bir dengeyle döner. Güneş her gün aynı sabırla doğar, ay gecenin içinde zarifçe yükselir. Rüzgar, bir yaprağı kaldırırken bile özen gösterir. Bu düzeni bozan yalnızca insandır; zihninin karmaşasıyla, arzularının aceleciliğiyle. Halbuki doğanın dili dinginliktir. Ve o dil, insanın da öz lisanıdır aslında. Ne zaman içimizde fırtınalar kopsa, dışarı çıkıp bir ağacın gölgesine oturmak dahi yetebilir. Çünkü doğa, dinlemeyi bilen, sessiz bir öğretmendir ve sessizliğinde binlerce yılın bilgeliği saklıdır. İlla dile gelip konuşmaz, ama daima anlatır. Bir ağacın kök salışı, sabrın ve kararlılığın hikayesidir. Dalların göğe uzanışı, umutla büyüyen arzularımızı hatırlatır. Yaprakların dökülüşü ise, bırakmanın da bir olgunluk olduğunu fısıldar kulağımıza. İnsan da doğa gibi döner, değişir, dökülür ve yeniden yeşerir.
Sıradanlıkla örtüp geçeriz onu, oysaki hatırlamamız gereken; tabiat hakikatin ‘kelamı’dır. İnsan, ağaca bakıp kendi sabrını, kuşa bakıp kendi özgürlüğünü, denize bakıp kendi derinliğini hatırlayabilir.
Toprak nasıl suya ihtiyaç duyarsa, insan da anlam arayışına susamıştır. Doğanın içinde kaybolduğumuzda, aslında kendimize yaklaşırız. Çünkü insanın da tabiatı vardır. Ve ne gariptir ki, çoğu zaman kendi maneviyatımızı anlamanın yolu, doğayı gözlemlemekten geçer. Sükut, en büyük cevaptır. Sükunet, en derin bilgidir. Ve sadeleşmek, özgürleşmektir. Nehir gibi akmak gerekir bazen; engellere rağmen, eğilip bükülerek ama yolundan sapmadan.
Mevlana’nın o derin sözü tekrar çınlar kulakta: “Senin dışındaki alem bir ağaç gibidir, içindeki alem ise onun meyvesi.”
Benlikteki doğayı tanımak, yaşamanın da en gerçek yoludur. Kendimizi ne zaman yitirsek, bir ağacın gövdesine yaslanmalı, bir yaprağın düşüşünü izlemeli ya da ayaklarımızı serin bir dereye bırakmalıyız. Çünkü tabiat, unuttuğumuz insanlığımızı hatırlatır. Bir dağın yamacına oturup, sadece derin bir nefes alarak… gözlerini uzaklara daldırdığında, insan fark eder ki dışındaki doğa ne kadar derinse, içindeki doğa da o kadar karmaşıktır. Ağaçlar nasıl ki mevsimlerle değişir, insan da zamanla şekillenir.
Toprak, insanın ana rahmi, rüzgar nefesi, su özüdür. Fakat insan, kendini doğanın efendisi ilan edip, onun bir parçası olduğunu unutursa işte o zaman ruh çoraklaşır ve içindeki ahengi kaybetmeye başlar.
Kendi yarattığımız beton ormanlarında kaybolurken, toprağın altında bekleyen tohumu unutur olduk. Ruhun susuz kaldığı bu zamanda, doğaya dönmek bir kaçış değil, bir kavuşmadır. Çünkü ‘beniadem’in hakikati, yaratıldığı hamurda gizlidir. Ve o hamur, suyla yoğrulmuştur; toprakla şekillenmiş, nefesle can bulmuştur.
Toprağın altındaki karanlıkta sabırla bekleyen bir tohum tanesi, o küçücük gövdesine evrenin sırlarını sığdırırken. İnsan da ‘sebat’ı öğrendiğinde kendi iç tohumlarını yeşertmeye başlar. Kimi zaman bir söz, kimi zaman bir sessizlik tohumu olur ruhumuza. Eğer onu sevgiyle ve farkındalıkla beslersek, içimizde ormanlar yeşerir. Ama eğer öfke, kibir ve aceleyle üstünü örtersek, o tohum karanlıkta çürür gider.
Sükunette, doğanın kalp atışlarını duyabiliriz. Ve o zaman, doğadan ayrı değil, onunla bir olduğumuzu hatırlarız. Kainat kalbin içinde attığı zaman, gönül gözü açılır. Ve sadece o göze ait bir bakışla huzur kapısına vasıl olmak mümkündür. Mesele dışarıyı seyretmek değil, içeriye dönüp bakabilmektir. Zira her ne arıyorsan, aradığın sensin.
Hıdırellez zamanı gönlüme gelen şudur… ’Toprağa Söylenen’
Ey toprak,
Sen ki suskunluğun en gür sesisin,
Her baharda ‘fani’yi ‘baki’ye çevirensin.
Bize de öğret
Nasıl susulur da konuşulur,
Nasıl beklenir de doğulur yeniden.
Bir damla yağmur gibi
Arınalım biz de,
Toprağı öpen ilk cemre gibi
Hafif, temiz ve hakikatli…