Hayatın gürültüsü, hızla akan yolları ve hep bir yere yetişme telaşı içinde, yalnızca yavaşladığınızda fark edersiniz onları. Ne bir yargı, ne bir küçümseme, ne de bir öfke… Sadece anlayış içerisinde, sanki alemin tüm acılarını görmüş, tüm aşağılanmalarına maruz kalmış, ama yine de içinden bir kırıntı sevgi düşürmeyi ihmal etmemiş bir canlı bakar size.
Eşek denir adına; yük taşıyan evcil hayvan. Oysa bu sade tarifin ardında, insanın görmeye pek yanaşmadığı bir hikmet yatar. Gölgeler hala uzunken bir yol kenarında, denizin tuzu, çam kokuları, rüzgarın sesi ve eski taş evlerin gölgesinde zamanın unutulmuş adımları arasında karşılar insanı. Bu eşsiz coğrafyanın ev sahipleridir. Tarihin ve toprağın tam ortasında, hem zamanın yükünü hem de insanın sabırsızlığını sırtlanan sessiz bir bilgeliğin adıdır. Betonun, asfaltın, klimanın karşısında hala doğayla uyumlu bir varoluş biçiminin mümkün olduğuna dair yürüyen bir metafordur. Onun adımları sabırla atılır, ama her adımda yerkürenin hafızasına bir iz kazınır. Çünkü o yürürken sadece kendini değil, toprağı da taşır. Gösterişsizdir, ama bakışında, yeryüzünün kadim ilmi saklıdır.
Öyle bir bakıştır ki; ne tam dünyevidir, ne tam uhrevi. İnsanı şaka ile ciddiyetin, yük ile özgürlüğün, sabır ile kahkahanın arasındaki o ince çizgiye çağırır. Muhteşemdir o gözler. Renkli falan değildir belki ama içinde nice mevsim yatar, nice ademoğlu gelip geçmiştir yansısında. O gözlerde yaşanmışlık yoktur sadece; af vardır, anlayış vardır, metanet vardır. Baktığında, sanki size değil de sizin içinize bakar. Gözleriyle konuşur ama sesiyle de şaka yapar gibidir. O gözler, Nasreddin Hoca fıkrasını yarı anlatıp yarı susturur. Naiflik timsalidir. Acele etmez, şikayet etmez, kendini olduğundan fazla göstermez.
Kimse doğarken eşek olmayı seçmez. Ama bazı insanlar vardır ki, hayatın bir yerinde eşek olmayı bilerek, isteyerek seçer. Bu, aşağılanmayı ya da örselenmeyi kabullenmek değil; yüke talip olmaktır. Sırtına semeri kendi elleriyle yerleştirmek, sevdiklerinin yükünü omuzlamak, gık demeden yürümektir. Çünkü bazı yürüyüşler gösterişli değildir; ama anlamlıdır. Bazı yükler vardır, elle tutulmaz. Sırta konmaz, görünmez. Ama en ağır yükler onlardır. Derin bir suskunlukta taşınır, içte büyür, dışa ancak bir bakışla sızar. Gönül yükü deriz onlara. Sevdanın, sadakatin, vefanın, kırılmamış sabrın yükü. Bu yükleri taşıyanlara da halk arasında zaman zaman ‘Eşek’ unvanı verilir. Ve ne gariptir ki, bu kelimeyi hor görürüz. Oysa kimse hammallığı eşek kadar sessiz, eşek kadar temiz yapamaz. Sadece bedensel sabrın değil; ruhsal bir sadakatin de simgesidir. Hele ki taşıdığı yük, bir gönül yüküyse… O zaman eşek olmak, seçkin bir hal alır.
Eşekliğin hakaret değil, hikmet olduğu yerden bakabilmek gerekir hayata. Hele ki bir ailenin, bir sevdanın, bir yuvanın yükünü çekiyorsan… O zaman eşeklik, bir seçim değil, bir erdemdir. Çünkü herkes sevilmek ister, ama herkes sevdiği için yorgun düşmek istemez. Herkes birini sırtına almak ister, ama onunla yokuş çıkmayı göze alamaz. Eşek olmak, aşkı taşımaktır. Gönüllü bir yorgunlukla, karşılıksız bir emekle…
Bazen bir köy çocuğunun okul yoludur sırtında taşıdığı. Bir yaşlının odunudur, bir teyzenin pazar yükü, aile reisinin geçim derdi… Kimi zaman aynı çocuğun uykusu bölünmesin diye sessizce kalkıp işe giden bir baba olur eşek. Bazen sabahtan akşama çamaşır yıkayan, sessizce ağlayıp sonra gülümseyerek sofraya oturan bir anne… Bazen sevgilisi üzülmesin diye kendi derdini içine gömen bir aşık. Bazen yük sadece sırtında değil, kalbinde olur. Ama yine de taşır. Çünkü bilir, bu yük sevmekten gelir. Ve sevgiyle taşınan hiçbir yük ağır değildir. Velhasıl kelam hiçbiri onundur sanmaz ama hepsi onunladır. İşte eşek olmak, kendine ait olmayan yükleri sahiplenmenin adıdır bazen. Sessizce, şikayetsizce.
Eşeğin gözlerinin içine baktığınızda ne korku, ne öfke, ne de şatafatlı bir arzu bulursunuz. O gözlerde zaman yoktur. Tıpkı engin bir deniz gibi; dünle yarın arasında salınan, şimdiyle mest olmuş bir duruluk bulursunuz. ‘Yol’ esastır. Yolcu olmanın erdemi, varılacak menzilden değil, yürünülen yoldan gelir. Eşek, bize yolculuğun hal diliyle anlatımını sunar. O hal ehli bir yoldaştır. “Nereye böyle aceleyle?” diye sormaz belki ama gözleriyle hatırlatır: “Her yol, varılacak yere değil, dönülecek yere çıkar.” Bir çobanın elinden yudumladığı su gibi berraktır eşeğin sabrı. Ne bir beklenti içinde, ne bir sitem. ‘Rıza makamı’ denen o erişilmez gibi duran hal, belki de en saf haliyle bir eşekte zuhur eder.
Eşek, her taşın altına uzanmaz. Ama sadık olduğunun “hadi” dediği her yolda vardır. Kendini değil yükünü yüceltir. Çünkü bilir ki, taşıdığı şey, onu var eder. Tıpkı saf sevgide olduğu gibi… Bazen sana ait olmayan bir yarayı, senmiş gibi taşır ve hiç kimse bilmeden iyileştirirsin. Zaman bize hep kazanan olmayı, önde gitmeyi, konuşmayı öğretir. Ama eşek olmayı seçenler, kazanmanın değil; adanmışlığın izini sürerler ve asıl anlamı orada bulurlar. Ne heykelleri dikilir, ne ödül alırlar. Ama her sabah birilerinin huzurla uyanmasında, sofrada buharlanan çorbanın kokusunda, talebenin sırtındaki çantasının ağırlığında onların izi vardır.
Günlük dilde birine “eşeklik ettin” demek, bir azarlama biçimi. Ama kimsenin demediği şu: Gerçek eşek hiç kimseye zarar vermez. Yalan söylemez, oyun çevirmez, arkadan dolanmaz. Sabırla bekler, dürüstçe taşır, gerektiğinde susar. Bugün birisi sinsilik yapınca “eşek” diyoruz, İhanet edince “eşeklik” diyoruz, Kabalık edince “eşek şakası” diyoruz. Bu bağlamda eşekliğin aslıyla, ona atfettiğimiz şekil arasında derin bir uçurum bulunur. Oysa ki eşeği aşağıladığını sanan insan, aslında kendi kibir aynasında eğreti bir yansıma görür. Eşek olmayı küçümseyenler, belki de hiçbir zaman kimse için yük olmadan yük taşımanın ne demek olduğunu anlamamıştır. Çünkü asıl erdem, görünmeyen fedakarlıkta gizlidir. Gönül hamallığı da budur. Bir kelime beklemeden, bir teşekkür ummadan, sırf sevdiklerin rahat etsin diye, kendini yavaş yavaş tüketmek… Ve bunu yaparken bile vakur kalmak.
Sırtına vurulur semeriyle… Susar da dağa taşır… Ağlamaz yükten yana, belki yükle arınır.