İnsan ruhunun en eski misafirlerinden biridir kıskançlık. Sessizce ardından süzülen haset, kalpte çiçek değil, diken büyütür. Her iki duygu da hepimizin yaşamında bir noktada kendini hissettirmiştir. Kimimiz bu duyguları fark eder etmez kapının önüne koyar, kimimizse onları ruh evimizin en derin odalarında ağırlarız.
Kıskançlık ve haset genellikle aynı kefeye konur; ama birisi çeşitlenebilir, diğeri ise baştan sona müsibet sıfatını korur. Kıskançlık, sevgiliyi, başarıyı ya da ilgiyi kaybetmekten duyulan endişe olarak, kısmi masumiyeti ile elimizde olanı yitirme korkusudur.. Haset ise başkasının sahip olduklarına karşı duyulan sinsi bir rahatsızlıktır. Kıskançlık korumaya; haset ise yıkıma yöneliktir. Kıskançlık bazen sevgiyle iç içe geçebilir, ama haset asla sevgi taşımaz. O sadece eksikliklerin, başkasının varlığıyla yüze çarpmasıdır.
İnsan, kendi iç dünyasını okuyamadığında, başkasının hayatını yorumlamaya başlar. Göz, dışarıda ne varsa ona odaklanır; kalp ise içerideki eksikliği fısıltıdan çığlığa dönüştürür. Kıskançlık ve haset işte o sessiz haykırışların yankısıdır. Kimi zaman çok sevdiğimiz birinin ilgisini paylaşmak istemeyiz, kimi zamansa hiç tanımadığımız birinin başarısı içimizde tanımlayamadığımız bir öfke uyandırır. Duygularla savaşmadan önce onları anlamak gerekir.
Haset ve kıskançlık, duygusal tepkiler gibi görünse de aslında zamanla evrilen zihinsel alışkanlıklardır. Birini kıyaslamaya başladığımızda, farkında olmadan kendi değerimizi de ölçmeye başlarız. Ve bu kıyaslamalarda genellikle kaybeden biz oluruz. Çünkü insanoğlu kendine acımasızdır ve başkalarının yalnızca görünen taraflarını kendisinin en kırılgan yönleriyle karşılaştırır. Bu alışkanlık, zamanla karaktere dönüşebilir. Ve karaktere dönüştüğünde, sadece kendimizi değil, çevremizi de zehirlemeye başlar. Sessizce yapılan bir ima, başarıya gölge düşüren bir yorum, sevinen birini içten içe küçümseme… Bunlar hem başkalarının enerjisini hem de kendi ruhsal bütünlüğümüzü örseleyen davranışlardır.
Kıskançlık, sevgiyle karışınca onu korumaz, boğar. Kıskanılan kişi, sevildiğini hissetmek yerine sorgulandığını, baskılandığını, hatta suçlandığını hisseder. Haset, kıskançlıktan farklı olarak başkasının sahip olduklarına yöneliktir. Birinin güzelliğini, zekasını, huzurunu, başarısını istemekle kalmaz; onun bunlara sahip olmaması gerektiğini de düşünür. Hatta başkasının ışığını karartmak ister çünkü kendi karanlığını aydınlatamayacağını düşünür.
Mevlana der ki:
“Başkalarının güneşiyle değil, kendi mumunla aydınlan. Başkasının yıldızına bakarken, kendi gökyüzünü kaybetme.”
İnsan, kendi kusurlarını görecek basireti bulmadıkça, başkalarının nimetini yarası gibi taşır. Oysa hakikati bilen için her nimet bir imtihandır; bir yük, bir emanettir. Haset eden kimse, adeta başkasının kapısında dilenir; onun ne elde ettiğine bakarak kendi değerini ölçmeye kalkar. Nefs, her çağrısında insanı kandırır: “Daha iyisini hak ediyorsun” aşamasını derhal “O senden daha mı üstün?” seviyesine taşır.
Nefs, insanın içinde gizlenen bir kör kuyudur; kimi zaman ‘arzu’ kılığına girer, kimi zaman ‘korku’, kimi zaman da haset şeklinde zuhur eder. Nefs, terbiye edilmedikçe insanı hakikatten uzaklaştırır. Günümüzde bu sesi ‘benlik’ ya da ‘özgür irade’ sanarak ona boyun eğeriz. Oysa nefsin arzuları çoğunlukla geçici ve tatminsizdir. Kendi içindeki açlığı, başkalarının nimetlerinde değil, kendi varlığının özünde doyurabilen kişi, hasedin zincirlerinden de özgürleşir.
İnsanın iç alemindeki bu karanlık köşe, başkalarının güzelliğini gölgelemek isterken, insanın kendi içindeki nuru soldurur. Çünkü aslında haset, başkasının değil, insanın kendi aczinin bir yansımasıdır. Ancak ehil olan gönül meseleyi derinden kavrar. Haset, insanın kaderdeki taksime gönülsüzlüğüdür.
İnsanın kendi kalbine dönmesi gerekir. Kendi toprağını ekip sulamayan biri, başkalarının meyvesine göz diktiğinde, kendi bahçesinin kuraklığından yalnızca kendisi sorumlu olur. “Kalpte haset varsa, su aramak değil; çamurda debelenmek vardır.”
Hasetle baş etmenin yolu önce farkındalık, sonra minnettarlıktır. Sahip olduklarımızı görmeye başladığımızda, eksiklerimizle savaşmak yerine, onlara şefkatle yaklaşabiliriz. Kıskançlığı ise sevgi ve güven iyileştirir. Başkasının yükselmesi, sizin düşüşünüz anlamına gelmediği gibi; başkasının ışığı da sizin gölgeniz değildir. Gölge ile ışık birlikte yürür. O ışığı dışarıda değil, kendi içinde arayan kişi huzura ulaşır..
Hasetten arınan bir kalp, sadece sevinçte değil, imtihanda da kardeşine yoldaş olur. Çünkü bilir ki dünya, bir yarış yeri değil; bir göç yoludur. İnsan, başını eğip kendine baktığında, hasetin karanlık kuyusundan çıkabilir. O zaman, her nasibin, her kısmetin ve her eksikliğin aslında bir hikmetle yazıldığını anlar. Gönlünü bulan insanın hasede ihtiyacı kalmaz. Çünkü farkındadır ki, gerçek zenginlik, başkalarının rızkında değil, kendi kalbinde saklıdır.
Herkesin yolu, temposu, durakları farklıdır. Bazen, sadece kendi yürüyüşüne odaklanmak, içindeki kıskançlığı susturmanın en sade yoludur. Ve belki de bu yolculuğun sonunda, artık içimize o istenmeyen misafirleri değil, anlayışı ve merhameti buyur ederiz.