Günlük hayatımızda, hele hele yaz mevsiminde en sinir olduğumuz şey sineklerdir.
Gündüzleri karasinekler, geceleri sivrisinekler…
Eğer geceleyin yatak odanıza ezkaza bir sivrisinek girmişse vay halinize..
Siz uyumaya çalıştıkça vınlaya vınlaya gelir kulağınıza, karanlıkta elinizi sallar durursunuz..
Ne uyku kalır, ne sinir…
Bu güne kadar hiç kimsenin sinekleri sevdiğini, “ama onların da şöyle bir faydaları var” dediğini duymadım.
(Doğadaki besin zincirinin en önemli halkasıdır her türlü uçucu böcekler…)
Bir de at sinekleri var..
Bu sinekler de atların gözüne, burnuna poposuna konarak ısırırlar, bir türlü uyumalarına izin vermezler. O yüzden de zavallı hayvancıklar, kuyruklarını adeta bir kamçı olarak kullanıp ha bire kendi vücutları üzerinde şaklatıp dururlar..
İşte bu bakımdan biz gazeteciler de biraz sineklere benzeriz..
İnsanları uyutmamak için vızıldar dururuz.
Ne sinir bırakırız ne moral…
Oysa insanlar hep güzel şeyler duymak isterler…
Övülmek, takdir edilmek, alkışlanmak…
Tabi bunu yapan gazeteciler yok değil.. Hatta tam tersine sayacak olursak:
“Padişahım çok yaşa!” diyen gazeteci sayısının diğerlerinden (biz gariban gazetecilerden) çok daha fazla olduğunu görürüz..
Hatta ünlü düşünür W. F. Nietzsche’nin güzel bir sözü var: “Filozoflar toplumun at sinekleridir.”
Açıkça itiraf edeyim, bugün size biraz at sinekliği yapacağım;
Söylediklerim sizi o güzelim hayal dünyasından biraz uzaklaştıracak, ruhsal uykunuzdan uyaracağım. Ama emin olun “gerçekleri bilmek, sahte mutluluk yaşamaktan daha akıllıcadır.”
Bakın; hakikaten çok sıkıntılı günlerden geçiyoruz..
Ben şu satırları yazarken; “acaba yanlış anlama çekilir de başım belaya girer mi?” kaygılarıyla, yarım yayıncı, yarım hukukçu kimliğimle, yazdıklarımı tekrar tekrar okuyup mümkün olduğu kadar yumuşatmaya gayret ediyorum.
Yüzlerce genç ve aileleri, bir protesto nedeniyle tutuklu durumdalar. Perişanlık paçadan akıyor..
Diğer yandan bir otomobil deposu 2400-2500 liraya doluyor.
Doğal gazın seviyesini yükseltirken kırk kere düşünüyoruz..
Pirzolaydı, Antrkottu, bonfileydi, biftekti… gibi fantezileri unutalı çok oldu.
Hala yarım kilo kıyma alıp köfte yapabildiğimiz için kendimizi mutlu azınlıktan sayıyoruz.
Pazardan meyve mi, kimyasal mı alıyoruz belli değil..
Market raflarından “ucuz peynir” diye aldığımız şeylerin içinde süt müt olmadığını ağzımıza atar atmaz anlıyoruz..
Durumlar hiç iç açıcı değil yani…
Bir de ortada bir slogan var:
“Her şey çok güzel olacak!”
Olacak da nasıl olacak?
Bakın; Bugünden yarına gerçekleşmeyecek hayaller kurarsanız, büyük hayal kırıklıkları yaşarsınız..
Size “ekonomi düzelmez!, hayat ucuzlamaz!” demiyorum!
“Sağlıklı gıdalar için denetim yapılmaz” demiyorum!
“İfade özgürlüğünü unutun artık, geri gelmez” demiyorum!
Ama ben bütün bunların her şeyi çok güzel yapacağını düşünmüyorum..
Daha doğrusu; tüm bunların gerçekleşmesi; iktidarın değişmesiyle değil, insan unsurunun değişmesiyle gerçekleşebilir ancak..
Çünkü sistemdeki deformasyon, toplumsal ahlakı da deforme etti ne yazık ki..
Toplumsal, ekonomik, alt yapı tahribatını bir toplumsal seferberlikle, yeni kanunlarla, yönetmeliklerle düzenleyebilirsiniz belki.
Ama kurtuluşunu üçkâğıtçılıkta, dolandırıcılıkta, köy kurnazlığında, bencillikte, onun bunun canını yakmakta bulanları da seçim sandığıyla bir Pazar günü hemen halledebilecek misiniz?
Müsaadenizle ben bu konuyu biraz daha açmak istiyorum..
Ama bugünlük bu kadar olsun, bir sonraki yazımda devam etmek üzere şimdilik hoşça kalın..