Üst üste yığılmış betonlar, her biri ufuk yerine başka bir hanenin mahremiyetine yaslanmak zorunda kalmış pencereler, göğe bakmayı unutturan duvarların toplamı... Hafızası olmayan bir canlı gibi sürekli büyür ama kimseyi hatırlamaz. Genişler lakin manaya ermez. Yükselir ama kök salmaz. Kalabalığın ortasında yalnız kalmanın, sesin içinde sağırlaşmanın, yüzlerin arasında silinmenin mekanları. Medeniyet simgesi olmalarına karşın, insanı çoğaltarak eksilten yegane yaşam alanlarıdır.
Sabah, hakiki bir seher olmaktan çıkmış; akşam, lambaların hükmüne girmiştir. Güneş, şehre misafir olur; karanlık kaygısı ise ev sahibidir. Burada mesafe korunurken, yakınlık kaybolur. Kalabalık büyürken temas incelir. Şehir, insanı insana değmeden yaşamaya alıştıran, sesi çok ama nefesi eksik bir dünyadır.
Devranın, nezaketi yük, suskunluğu emniyet saydığı bu talimhanede; bakışlar esirgenmeye, başkasının sesini kısmak erdem sanılmaya başlanmıştır. Başlar, ya yere eğiktir ya da bir ekrana. Göz, insandan çok; sinyali, bildirimi, sayıyı, saati arar. Şehirde selam sabah unutulmuştur. Hatta unutuluşun ötesinde, selam bir risk unsuruna dönüşmüştür. Birine yalnızca insan olduğu için bakmak bile, niyet sorgulamasına yol açar. Uzun bakışlar münakaşaya, kısa bakışlar şüpheye, bakmamak ise güvenliğe işaret eder. Şehir, bakmamayı öğretir; çünkü şehir yabancıdır. Yabancı olduğu için güvensiz, güvensiz olduğu için savunmacıdır. Burada her şey potansiyel tehdittir. Yanından geçen insan, arkandan gelen ayak sesi, omzuna değen bir çanta, göz göze geldiğin bir yüz… Şehirde refleksler savunma merkezine odaklanmıştır. Gönül kendini geri çekmiş; akıl ve korku ön saflarda yerini almıştır.
Şehirde hayatta kalabilmek aslolandır; dolayısıyla samimiyetin üstüne kalın bir örtü çekilir. Her an dolu yağacakmışcasına; zavallı bir battaniyenin, gönül camlarını koca darbelerden koruyacağı inanışı hakimdir. Zira şehir, inceliği bir zaaf olarak kodlar. Bu yüzden insan, farkında olsun ya da olmasın bildiği zırhı kuşanır. Şehir, insanı yürürken bile tedirgin eder. Adımını atarken başkasının ayağına basacak hale gelirsin. Kaldırımdan mı kaçasın, arabadan mı kaçasın, insandan mı kaçasın bilemezsin. Bu tedirginlik zamanla görünmezleşmeye evrilir. Kişi, fark edilmemeyi öğrenir. Kalabalıkta silikleşir, sesini kısar, yüzünü kapatır. Görünmez olmak, hayatta kalma stratejisine dönüşür.
Kimimiz tercih ederiz, bir diğerimiz zorunlu hissederiz. Maddeye dair vaadi çoktur, lakin bu alışveriş müddetince, alırken verdiklerimizi unuturuz. İnsan, şehirde yaşadıkça ‘işlev’e indirgenir. Ne yaptığı ve ne kazandığı öne çıkar. Ne hissettiği, neyi kaybettiği, neyi özlediği arka plana itilir. Oysa insan yalnızca elde ettiği maddesel sonuçtan çok daha fazlası; hisseden, bekleyen, pişman olan, dua eden bir varlıktır. Bu yönler bastırıldığında, insan içten içe eksilmeye başlar.
Şehirde yaşamak, aynı anda birçok şeye maruz kalmaktır. Gürültüsü, kalabalığın keşmekeşi, talebi, trafiği, yoğunluğu…. İnsan, kendini korumak amacıyla seçici körlük geliştirir. Görmesi gerekenlerden öte, görmek zorunda olduklarını görür. Geri kalan her şey de gürültüye karışır. Oysa hayat, tam da o kenara itilen ayrıntıların içinde saklıdır.
Şehir, insanı kendinden sürekli uzaklaştırır. Kendinle baş başa kalacağın her an ya doldurulur ya bastırılır. Sessizlik, bir boşluk olarak algılanır ve hemen kapatılır. Oysa sessizlik, en yoğun karşılaşmadır. Şehir, malesef bu karşılaşmadan hoşlanmaz. Burada insan, zamana karşı değil; zamansızlığa karşı yaşar. Saatler vardır ama vakit yoktur. Mevsimler tabelalarda değişir, AVM vitrinlerinde güncellenir; ancak ruh aynı iklimde takılı kalır. Bu vesileyle şehirde yaşayan çoğu insan, neye yetişemediğini tam olarak bilmeden; sürekli geç kalma hissiyle mücadale eder. Şehir adımlarında, beden önde; ruh geride kalır. Yürüyüş beklerken, sürekli koşma haline ruh yetişmek istemez. Zira gönül sindirmeyi sever. Şehir ise hızlı olmaya ve tüketmeye meraklıdır. Duygu yaşanır ama tamamlanmadan yenisi gelir. Düşünce doğar ama büyümeden bastırılır. Böyle böyle insan, kendine has dinginliğini ve sürekliliğini kaybeder. Oysa olgunlaşmak, anlamak, kabullenmek… hepsi sabırla olur. Aceleyle yaşanan hayatların neticesi, dibi delik testi misali hatıralarımızı tüketir. Çocuklar erken büyür, yaşlılar erken unutulur. Zira çocuk, beklentiler arasında çocukluğunu yaşayamaz. Yaş almışlarımız onca zaman sonra saygı, sevgi beklerken, daracık alanlara terk edilir. Kuşaklar, aynı mekanda yaşar ama aynı hikayeyi paylaşmaz. Hafıza aktarılmaz. Bu yüzden şehir, her nesilde aynı hataları yeniden üretir.
Şehirde çoğu şey hazır gelir ve emeği biraz gölgeler. Yemek, bilgi, ilişki, eğlence… Emek görünmez oldukça, kıymet de görünmez olur. Kolay elde edilen her şey, kolay terk edilir. Bu yüzden şehirde bağlar çabuk kurulurken; daha da çabuk kopar. İnsan, birbirinden önce kolaylığa bağlanır. Şehir, insanı kendine; insan, şehri kendine benzetmeye çalışır. Bu garip döngüde kazanan çoğu zaman şehir olur. Benliği yutar. Biz ise diğerlerine dair yaşamaya devam ederiz.
Bir başka tuhaflık da şehirde her şey ölçülürken; hiçbir şey tartılmaz. Metrekareler, dakikalar, performanslar, veriler… Fakat bir sözün ağırlığı, bakışın yükü, sükutun manası hesaba katılmaz. O yüzden konuşan çok; söz azdır. Gürültü bol; anlam kıttır. İnsanlar yan yanadır ama birlikte değildir. Aynı yağmurun altında olsa da gökyüzü algısı herkeste başkadır. Bağlar yüzeyseldir. Menfaat temelli yaşam, insanı bağlanmaktan çok bağlanıyormuş gibi yapmaya alıştırır. Şehir yüzeyi o kadar baskındır ki unutulanlar derinlerdeki temellerdir. Sakince izlemek, ziyadesiyle düşünmek, sebep aramadan iyilik yapmak, vedayı eksik etmemek… Şehir bunları ‘verimsiz’ bulur. Oysa insan, mana ile yaşar.
Köyde adımını atarken toprağa basarsın. Toprak ayağını tanır, sen toprağı. Köyde yürürken başın diktir. Çünkü ufuk vardır. Göz, yalnızca önüne değil, etrafına da bakar. Dağ oradadır, ağaç oradadır, insan oradadır. Yürürken yalnız yürümezsin; seni gören bir çift göz mutlaka vardır. Sen kimseye selam vermesen bile, bir selam sana doğru çoktan yola çıkmıştır. Zaman ağırdır. Sessizliğe vakit ayırmak mümkün olur. Vakit ayırabilmek konuyu derinleştirir. Derinleştikçe de anlam bize yaklaşır.
Belki de asıl mesele, unutulanlardan küçük bir alan açmak; şehirdeyken köy kalbini koruyabilmektir. Acele etmeden yürüyebilmek, kalabalığın ortasında başını kaldırabilmek, bir yüzü gerçekten görebilmek, selamı yeniden hatırlayabilmektir. Layıki ile insan kalabilmektir. Şehir, insanı öğütür; lakin insan, şehirden büyüyebilir. Yeter ki görünmezleşmeyi kader sanmasın. Yeter ki gönlünü kapatmasın. Yeter ki bir gün, başını ekrandan kaldırıp ufka bakmayı hatırlasın.
“Deli desinler, derviş desinler, mahsuru yoktur; yol gönülden geçiyorsa, ufkun adı sorulmaz.”